
¬ Varlığın Evi'nde eski öykülerle yeni öyküler birarada.
Öykücülüğünüzde iki ana damar bu kitapta da sürüyor. Öncelikle neden varlığın
evi diye sormak istiyorum.
¬ Varlığın evi, hem kişisel olarak benim varoluş heyecanlarımı ve bilincimi oluşturan mekanları hem de varlık alanındaki duruşumla ilgili sorularımı ifade eden bir şey.
Çocukluğuma yataklık eden evleri, onların içindeki mitleri, imgeleri anlatıyor bir yandan. Bir yandan da, dille ilişkimi hikaye ediyor.
Nesnelerle, insanlarla ve kelimelerle ilişkime tanıklık ediyor.
¬ O iki ayrı damara dönersek...Bir yandan kıssa diğer yandan modern yapılar, kendinize özgü bir anlatı biçimi. Bu bir tür bölünmüşlük değil mi?
¬ Öyle de okunabilir, bir zenginlik olarak da.
Çocukluğumda hayli film seyrettim. Melodramlar, halk hikayeleri ve masallar. İlkgençlik yıllarımda edebiyatla ilişki kurduğumda avangart yazarları tanıdım ve ortaçağ edebiyatından sonra modern edebiyatın örneklerine daldım. Ankara'ya üniversiteye geldiğimde hem geniş aile ortamından kopmuş, büyük kentin parçalanmış, bireyselleşmiş, karmaşık dünyasına düşmüştüm hem de yeni kaynaklar bulmuştum. Klasik anlatı tarzlarına olan ilgim sürmekle beraber, acılarımı anlamlandırmak üzere yeni bir dilin kıyılarına vurduğumu hissetmiştim. Bunun aynı zamanda eski çağların edebiyat üsluplarına, bilhassa klasik islam edebiyatının, doğulu anlatıların dünyasına beni sürüklediğini sonradan farkettim. Şeyh Galib'i keşfedince pek çok şey değişti.
Ama bende hep bu bölünmüş, bu şizofrenik dil sürdü.
Dayımı anlatırken halk hikayesi yazdım, şebnem'i yazarken masal, selmayı yazarken tümüyle modern bir yapı kurduğumu gördüm.
¬ Varlığın Evi'nde anı ile öykü arasında gidip gelen metinler de var. Sizin öykücülüğünüz açısından bakıldığında bu yadırgatıcı bir durum. Hatıra yazar gibi yazmışsınız izlenimi veriyor, niçin?
¬ Haklısınız. Onları yazarken, 'edebi' olma gibi bir kaygı gütmedim. Hiçbir kaygı gütmedim belki de. Sadece yazmak istiyordum, babamın öyküsünü, dayımı, esrarkeş amcamı, annemin alkarısı korkusunu, dedemin zikirlerini, yoksulluğunu, o yoksulluk içindeki manevi gücünü, yanarak ölen makinist Yusuf amcanın acısını, Naylon Emine'ye olan aşkını, mahcubiyetini...bütün bunları anlatmak istedim. Nasıl geldiyse öyle yazdım. Bütün bunlar kısa bir sürede ve bir çırpıda yazıldı. Bir akıma kapılmış gibi, solukta. Sonradan dönüp baktığımda, sözünü ettiğiniz üzere, hatıra ile hikaye arasında bir şey olduklarını gördüm. Babamdan henüz kurtulduğumu söyleyemem. Babam, hem bir dönemi hem bir zihin durumunu hem de insanlık kaliteleri bakımından bir zenginliği taşıdığı için sanırım ondan daha bir zaman kurtulamayacağım. Belki bir roman olarak yani yeni melek veya pınar sinemasında, çarmuzu mahallesinde ve elliden seksenlere kadarki süreci özetleyen bir tanık olarak yazılması gerekiyor.
Nasıl geldiyse diyorum. Çünkü genellikle az yazan ve yazdıkları üzerinde dönüp çalışmayan biriyim. Bu bakımdan Abdo, Tekfener veya Haydar doğumu gecikmiş çocuklar olarak bir an önce dünyaya gelmek için beni zorladılar.
¬ Sizin Şehirleri Süsleyen Yolcu'dan itibaren izlendiğinde öykü serüveninizde belli başlı uğraklar göze çarpar. İlk hikayelerinizde aşırı bir soyutlama ve neredeyse alegori, ikinci kitabınız Gerçeği İnciten Papağan'da daha çok kıssa/mesel üslubunu anıştıran ama modern bir dil, Kuş Uykusu'nda daha çok ironik boyutun öne çıktığı eleştirel bir tavır, Halvet Der Encümen'de ise hikemi bir eda görülüyor. Varlığın Evi'nde ise bütün bu yapılardan uzak, yalın ve tabir caizse 'hafif' bir anlatım. Bu bilinçli bir izsürücülüğün sonucu mu?
¬ Değil sanırım. Arada Güzeran var ve orada da ta başından beri oluşturmaya çalıştığım yapıların tümünden örnekler yer alıyor. Dediğim gibi ben içimden geldiği gibi yazıyorum. Çoğu metne dönüp bakmıyorum bile. Nasıl geliyorsa öyle yazıyorum.
¬ Bu 'gelme' durumu nasıl bir şey?
¬ Bu metafiziksel bir durum değil. Yani söylediğim gibi, içimden geldiği gibi.
¬ Sizin ilk öykülerinizi ortaya çıkardığınız dönem, edebiyatta 'sağ/sol' ayrımının kendisini çok hissettirdiği bir dönemdi. Öncelikle edebiyatın ideolojik veya politik eğilimlerle ilişkisini sormak istiyorum, ikinci olarak da bundan bizar olup olmadığınızı...
¬ Edebiyatın daha doğrusu kültürün aşırı biçimde siyasileşmesi daha çok altmışlı yılların ilk yarısından itibaren bir süreç olarak başlamıştır. Bizde İdris Küçükömer'in isabetle belirttiği üzere esasında her şey, yani bu topraklar üzerinde uç veren her ideolojik eğilim devlet merkezli, sağcı olagelmiştir. Küçükömer, 'bu ülkenin solculuğu da sağcıdır' gibisinden bir tesbitte bulunur. Öncelikle bunu vurgulamak gerekir.
Bu belirlemenin bugün bakıldığında ne denli doğrulandığı görülebilecektir. Yani kendisine muhalifim, anarşistim, sosyalistim, sistem karşıtıyım filan diyen insanlar da zamanla iktidarın bir parçası olmuşlardır. Bizim anarşistimiz bile ehildir bir bakıma. Yani değertanımazlarla milliyetçiler, islamcılarla marksistler, liberallerle askerler aynı yatak boyunca akıp geldiler. Edebiyatta öncü diyebileceğimiz adların zamanla nasıl ehlileşti(rildi)ğine birlikte tanık olmaktayız.
Edebiyatın kalitelerinin ciddi biçimde zaafa uğraması, edebiyatçının bir 'toplumsal aktör' olarak sahneden uzaklaşması da demincek sözünü ettiğim dönemde gerçekleşmiştir. Bu politik temayüllerin sanat ve düşünceyi bir zehirli sarmaşık gibi kuşattığı apaçık. Cahit Zarifoğlu'nu tanımayan kör bir dünya. Sahte değerleri yücelten, abuksabuk bir sosyete alemi gibi edebiyat dünyası. Gettolar, cemaatler filan, birkaç kişilik çeteler, mikro iktidar alanları...Edebiyatın bir insani ihtiyaç, insanın doğasından kaynaklanan bir hal olduğu gerçeğine uzak bir şey bu. Yani insanlar ün, para, statü gibi motivasyonlarla yazıyor, yayınlıyor, eleştiriyor, kolluyor, tanıtıyor vs. bu hayli kirlenmiş, salak bir ortam. Burada altmışların ilk yarısında ivmelenen bir politik körlük, bir duvar, bir ötekine sağır sürecin tam da ortasında yazıp yayımlamaya başlayan bizim kuşağın bazı kıymetli adları yitip gittiler toz duman arasında. Onlardan üç dört isim kaldı bugüne. Ki onlar da daha çok şairler. Bundan bizar olmaktan çok uzak durduğumu söyleyebilirim.
¬ Kimler bahsini ettikleriniz?
¬ O dönemde bu yana bendeniz daha çok Cafer Turaç, Ahmet Güntan, Lale Müldür'lerin yazdıklarına ilgi duydum. Başka adlar da saymak mümkün.
¬ Sizin öykülerinizde zaman zaman hikaye dilini zorlayan, bazılarınca eleştirilen bir 'şiirsellik' de var, bu şair olma özleminin dışavurması mı yoksa başka özel bir nedene mi dayanıyor?
¬ Bu şiirsellik hem tad aldığım bir şey hem de rahatsız olduğum. Yerinde ve yeterince varolduğunda güzel ama bende eleştirildiği üzere bazen abartılı bir hal alıyor.
Kuşkusuz kim şair olmak istemez ki! Ben şairin 'seçkin bir kimse' olduğunu düşünüyorum. Zarifoğlu böylesi seçkinlerdendi. Yani bir bakıma kendi acılarının taşıyıcısı olarak şair seçilmiş bir kişidir. Bu bir trajik durum gibi, bir de yüce bir hal. Ama benim öykülerimdeki şiirsellik daha çok gençlik çağlarımda abartılı biçimde okuduğum, açıkçası doymakbilmez bir iştahla okuduğum klasik metinlerden de kaynaklanıyor olabilir. Başka nedenleri de bulunabilir, bunu kestirmek güç.
¬ Varlığın Evi'ndeki yeni metinlerdeki yalınlık neden?
¬ İnsan yaşlandıkça eklerinden soyunuyor sanırım.
¬ Kitaba eski hikayelerinizden bazılarını da almışsınız, bunun özel bir nedeni var mı?
¬ Ben edebiyatın bir hatırlama ve hatırlatma süreci olduğuna inanıyorum. Bu saikle eski metinlerden de bilhassa biyografik yani kişi eksenli olanlarından bazılarını seçtim.
¬ Sinemayla ilişkinizin yararlarını gördüğünüz kesin. Sinemanın edebiyatla, özelde öykücülüğünüzle ilişkisine dair neler söylersiniz?
¬ Tarkovski, sinemayı, 'teknolojik bir sanat' biçiminde niteliyor. Bendeniz bu tanımı benimsiyorum. Lakin onun gibi iki yönetmen daha ancak var. Yani sineme daha popüler, daha mekanik ve yüzeysel bir iletişim ortamı. Ondaki 'büyüsel' özellikler daha çok rüya ile benzerliğinden filan kaynaklanıyor. Oysa sahih bir aydınlanma, bir bilgilenme filan alanı olarak şiir var. Kutsal metinlerden sonra, insanın hakikatle ilişkisinde en sağlam dil şiirdir. Öykü de şiirle masal arasında bir dildir.
¬ Sizin bir de televizyonculuk yanınız var, neler olup bitiyor o tarafta?
¬ Onu biraz geçim aracı biraz da meslek olarak yapıyorum.
¬ Var mı şu an çalıştığınız bir iş?
¬ Kum Saati adında altı bölüm bir belgesel çalışıyorum. Bitmek üzere. Kurgusunu yapıyorum. Sanırım ekim ayında yayımlanacak.
¬ Tezgahta neler var?
¬ Hurufiliğe daldım, harflerle ilgili bazı metinler yazmıştım. Onları genişletiyorum. Ardından, Hiç adında bir metne başlayacağım.
|