
Öncelikle bize böyle bir imkânı sunduğunuz için teşekkür ederim. Yazarlık serüvenini en çok merak ettiğim kişilerin başında hiç şüphesiz Sadık Yalsızuçanlar'ın yeri başkadır. Mustafa Kutlu'nun "Şehirleri Süsleyen Yolcu" için "metinleri süsleyen yolcu" tabirini kullanması benim çok hoşuma gitmişti. Ben onları yüreğinizin derinliklerinden topladığınız inciler olarak görüyorum. Bir de onları iplik iplik dizmeniz yok mu? Sanırım hayalin başladığı yer burası. Buyurun girelim o zaman...Nasıl başladı, nasıl sürüyor?
Çok teşekkür ederim, bu incelikli ifadeleriniz için gerçekten teşekkür ederim. Rilke'nin "Genç Bir Şaire Mektuplar"ında daima tekrarladığım bir belirlemesi -belki dileği demek daha doğru olacak- var : 'Sanat eserleri de tıpkı insanlar gibi sonugelmez bir yalnızlık içindedirler, onları da ancak sevgi yaşatır.' Bu, yazan, edebiyatla, sanatla uğraşan, kendisini o dilin içinden tanıyan ve ifade eden insanlara ilgi göstermelidir anlamında bir şey değil. Herkes bu duyarlığı hak eder. Ama kendi dünyasının ve içinde yaşadığı dünyanın çelişkilerini yazarak, okuyarak fark eden ve yaşayan insanları gerçekten sevgi yaşatır. Muhabbet hem varlığın kaynağıdır, hem de yaşatıcı, yaratıcı ilkesidir.
Ayrıca bu imkanı sunan sizsiniz, teşekkürü de siz hak ediyorsunuz.
Evet hayal aleminin başladığı yerdir burası. Hayal kelimesini biz modern zamanlarda geleneksel anlamının dışında kullanıyoruz. Parazit, zihnin ürettiği bir düş olarak, bir düşlem olarak...Oysa hayal bir alemdir, berzahtır. Görünen alemlerle görünmeyen alemler arasında bir ara dünyadır. İnsan görünenin ardına doğru sızma isteğiyle dolarak bir çabaya giriştiğinde harflerle, kelimelerle başı belaya girmeye başlar.
Benim edebiyatla temasım da, çocukluk ve ilkgençlik yıllarımdaki yalnız, melankolik günlerime uzanır. Babamın işlettiği yazlık sinemalarda seyrettiğim yüzlerce filme, beyazperdede oynaşan gölgelere...Ama içimde biriken bu resimleri, öyküleri, yüksek öğrenime başladığım sıralarda anlattım ilkin. İlk öyküm Ana'yı, bindokuzyüzseksen kışında yazdım. Mevsimin ilk karı yağıyordu. Okul dönüşü, o gün canımı fena halde yakan bir olayı yazdım. Yazınca o acının hafiflediğini gördüm. Ama sonraki yıllarda yazdığım her şey beni hem iyileştirdi hem yaraladı. Böylece bir yola girdik ve hala orada yürümeye çalışıyoruz. Veysel'in dediği gibi, 'uzun ince bir yol'da...
Hiç şüphesiz formel eğitimin temel nesnelerinden biri de metinlerdir. Fakat ben bir eğitimci olarak kendimi formel kalıpların içinde hapsolmuş gibi hissediyorum. Yani istendik davranışlar değiştirmek amacıyla hazırlanmış metinlerle çocuğu öz yurdu olan hayal âleminden koparıp bizim girdiğimiz kalıplara sokmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de hep çocuğun seviyesine inme kaygısı taşıyoruz. Hal böyle olunca hayalden sürekli uzaklaştığımı görüyorum. Bu bağlamda "çocuğun seviyesine inilmeli" önermesinin sonucu olarak "çocuğun hayal dünyasına çıkılmalı" yargısına varılamaz mı?
Çocukluk insanın pür halidir, ilksel doğasıdır. Tasavvufi düşüncede 'insan-ı kadim' doktrini buna dayanır, yani kadim, eski, ilk(sel) insan...İnsanın asli doğası, fıtratı...Bir gün Efendimiz yağmur yağarken evinden çıkar ve bir süre ıslanır. Dostları sorarlar, 'niçin böyle yaptınız?' diye. O da, 'yağmurun biatı tazedir' der. Çocukları sevmesi, onlara aşırı düşkünlüğü de bundandır. Çocuğun da biatı tazedir. Büyüdükçe eskir o. Dolayısıyla çocuğun henüz soyutlama yeteneği gelişmemiş, akıl, muhakeme vs melekeleri derinleşmemiş diye küçük görülmesi, hakikatle ilişkisinin güçsüz bulunması son derece yanlış bir düşüncedir. Modern dünya ilerleme fikrine dayanıyor. Her şey diyorlar, başlangıçta ilkeldi, gelişmemişti, kötüydü; giderek evrimleşiyor, iyileşiyor, gelişiyor. Bu yanılgı üzerinden gidersek, bizim sözlüğümüzdeki, 'çocuktan al haberi' ifadesinin anlamını kavrayamayız. Çocuk, 'haber'in taşıyıcısı olma saflığına sahiptir. Haber nedir? Daha önce düşünemediğimiz, bilmediğimiz şeydir. Gerçek olandır. Bu insan-ı kadim doktrinine göre, insan arınarak, hep ilksel doğasına dönmek ister. Kalbi bunun için çarpar. Bunu herkes başaramaz. Güliver'i hatırlayalım, cüceler ülkesine düşer. Orada yüzlerce binlerce bağla bağlanır. Biz de dünyaya geldiğimiz andan itibaren bir konuk olarak, geçici bir süre için bulunduğumuz dünyaya böylesi bağlarla bağlanırız. Ayrılık ve en acısı olan ölüm bu yüzden çok yakıcıdır ve insanın ruhsal bilincini parçalar. Oysa, 'ölmeden önce ölmek' yani kalbimizdeki dünya bağlarından ve tutkularımızdan kurtulmamız gerekir. Çocuk hesapsızlığın, saflığın, kayıtsızlığın, bağsızlığın da yani bir bakıma ruhsal özgürlüğün de yaşandığı çağdır.
Bizim çocuklara öğretecek bir şeyimiz yok, onlardan öğrenecek çok şeyimiz var ama.
"Mavi Kanatlı Bir kuş" adlı masal kitabınızdan çok etkilenmiştim. Özellikle "Bir Bilgisayar Düşü" adlı masalı hiç unutamam. A. Einstein "Mevcut bilgi birikimimizle öyle sorunlar yaratırız ki, aynı birikimimiz bu sorunları çözmeye yetmez" diyor. Bilgisayarın ürettiği sanal âlemin içinde savunmasız kalan çocuğu tekrar masal âlemine çekmek için neler yapılmalı sizce? Bu soruyu aynı zamanda televizyon sorunsalıyla da ilişkilendirirseniz sevinirim.
Evet doğrudur, televizyon, bilgisayar, diğer modern iletişim ortamları, çocuğun soyutlama yeteneğini yok ediyor. Masallardaki o çocuğun kalbine seslenen dil ve soyutlama evreni yok oluyor. Her şey hazırlanmış, tasarlanmış orada. İnsan fazlasıyla tanımlanmış bir dünyada ne yapabilir ki? Nitelemeniz çok doğru, gerçekten de insan kendi yarattığı bu teknolojik iletişim canavarı karşısında tam anlamıyla savunmasız ve çaresiz durumdadır. Oysa insanın dünyada duruşu, dünyaya egemen olmayı, denetlemeyi ve sömürmeyi değil, korumayı gerektirir biçimde olmalıdır. İnsana yakışan budur. Televizyon bir eğlence aracıdır daha çok, haberleşme işlevleri de vardır ama, esas itibariyle zaman yiyen obur ve sabunköpüğü bir içerik üreten sahte bir evren. Bir hülya makinesi...Sahte mitler, hülyalar üretir. İnsanı edilgin kılar. Duyularını uyuşturur, dondurur, dumura uğratır. Diğer iletişim ortamları da yaklaşık böylesi bir dile sahiptir. Gerçi internet erişim santralleriyle bugün çok daha kolay ve hızlı biçimde 'bilgi'ye ulaşıyoruz ama bunun nasıl bir 'bilgi' olduğu tartışma götürür.
İşin belki daha vahim yanı, bu araçların zaman yiyici olmasıdır. Oysa dünyada geçici bir süre kalıyoruz ve yapacak çok daha önemli, öncelikli işlerimiz olmalı.
Geçmişte Milli Eğitim camiasında görev yapmış bir öğretmen olarak; Türkçe eğitiminde dersin neresinde duruyordunuz. Metin ve hayal ilişkisini derinleştirmede öğretmen ne gibi katkılarda bulunmalı.
Ben, aslında 'kötü' bir öğretmendim. Yani, yöneticilerin istediği, sevdiği, ne bileyim işte resmi anlamda kurallara bağlı biri değildim. Evet bir ders planı yapıyordum zorunlu olarak ama ona asla uymuyordum. Benim için değerli olan, öğrencilerin hakiki edebiyat metinleriyle karşılaşmalarıydı. Bu yüzden kitaplardaki o sıkıcı bilgileri çok fazla ayıklayıp pek azını aktarıyordum, daha çok kitap okutuyordum. Bunun sanırım okuyan çocuklarıma çok yararı oldu. Hele edebiyat söz konusu olunca, bunun tabii ki bazı teorik hazırlıkları, çerçevesi sunulmalı, öğrenilmelidir ama şiir bilgisi yüksek biri iyi şiir yazar diye bir önermeye hiç inanmadım. Bu yüzden öğrencilerin muhayyilelerini zenginleştirecek biçimde okumalarını sağladım.
Şark klasiklerinin büyülü atmosferinde gezinen Sadık Hoca'dan çocuklar için poster olacak bir masal kahramanını betimlemesini istiyoruz.
Lafontaine'in Karga'sı geldi aklıma. Hani tilki aşağıdan ağzı sulanarak karganın ağzındaki peynire bakıyor, 'karga kardeş' diyor, 'şöyle o mübarek ağzını açsan da bi güzel şakısan, sesine hasret kaldık' O da açıyor ve peynir düşüyor, tilki kapıyor tabi. Bunun postmodern versiyonunda şöyle gelişiyor olay biliyorsunuz: Tilki, 'o güzelim sesini duymak istiyorum' deyince karga, 'geç bunları tilki kardeş' diyor, 'yemezler, La Fontaine'i biz de okuduk...'
Son olarak; çocuklarınıza masal anlatır mısınız?
Zaman zaman anlatırım. İyi bir anlatıcı değilim, eh iyi bir okur sayılabilirim. Okurken yaşarım, yaşatırım öyküyü. Çocuklarım da ilgiyle dinlerler. Çoğu zaman metni değiştiririm okurken, kelimeleri, olaylar eklerim, uydururum. Ama doğrudan uydurarak da masal anlatırım. Aslında bu daha işlevsel ve eğlenceli bana göre. Bunu rahmetli Cahit zarifoğlu çok yapardı. Hatta o güzelim masallarının çoğu böyle çıkmıştır. |