Risale-i Nur'un ıstılah dağarcığında yer alan ve sıklıkla kullanılan bir başka kavram ise, 'vakıa'dır. Vakıa, tasavvuf irfanında, hakikatin bir boyutunun müşahade edilmesidir. İlahi bir bağışla, kamil velilere hakikatin bir vechesi gösterilir. Vizyon sözcüğüyle Batı dillerinde karşılanan bu kavramı, Bediüzzaman, hayal ile birlikte, 'vakıa-yı hayaliyye' biçiminde kullanır. Bu, selefilerin asla kabul etmediği, buna mazhar olduğunu iddia edenleri ise, vehim ve kuruntuyla; hatta daha da ileri giderek gaflet, şirk ve küfürle suçladıkları bir ikram-ı Rabbani'nin adıdır. Sadık rüya ile yakın bir anlama sahip olan vakıa-yı hayaliyye Hz. Şeyh-i Ekber'in eserlerinin ortaya çıkış tarzını da açıklar. Fütuhat-ı Mekkiye, tümüyle böyledir. Füsus, yine Şeyh-i Ekber'in bir vakıasında kendisine bağışlanmıştır. Bugün, 'hayal' kavramını daha çok, insanın sanı ve kuruntularıyla oluşturduğu ve bir tür gerçeklikten kaçış anlamında kullanıyoruz. Oysa, tasavvuf irfanında, hayal, cismani dünya ile ruhani alem arasındaki geçit biçiminde anlamlandırılmıştır. Bediüzzaman, 'Hüve Nüktesi'sinde şöyle der : 'Kardeşlerim, 'O'ndan başka ibadete layık hiçbir ilah yoktur'daki Hüve lafzında, yalnız maddi cihette bir seyahat-ı hayaliyye-i fikriyyede, hava sayfasının mütalaasıyla ani bir surette görünen bir zarif nükte-yi tevhidde, meslek-i imaniyyenin hadsiz derece kolay ve vücub derecede suhuletli bulunmasını ve şirk ve dalaletin mesleğinde hadsiz derecede müşkilatlı, mümteni binler muhal bulunduğunu müşahade ettim.' Görüldüğü gibi, Bediüzzaman, hava sayfasındaki gezisini, hayali bir tefekkür gezisi olarak adlandırır ve 'müşahade'sini anlatırken 'hayal' kavramını kullanır. Ondördüncü Söz'de ise şöyle denir: '(...) Hem güneşi, mazhar olduğu cilvelerde ve vazifelerde, farz-ı muhal olarak, fail-i muhtar farzetsek, o derece suhulet ve sürat ve vüsat içinde zerreden, katreden, deniz yüzünden seyyarata kadar izn-i İlahi ile öyle işliyor ki, şu tasarrufat-ı azimeyi yalnız bir mahz-ı emirle yapar tahayyül edilebilir.(...)' Kuran ve onun en salim yorumlayıcısı olan hadisin, insanın kalbine, varoluş gerçeğini kavramada nasıl bir tür 'basamak' işlevi gördüğünü anlattığı bu risalede Bediüzzaman'ın alıntıladığım bu ifadesinde de 'tahayyül' kavramı geçiyor. Hayal etme, düşleme, düşünme, fikretme anlamlarında kullanılan tahayyül sözcüğünde de hayal, hakikatin batıni boyutunu anlama yönünde kullanılıyor. Bu pasajda ayrıca iki kavram dikkati çekiyor. Biri, mazhar. Bu kavrama irfan sözlüğümüzde sık rastlarız. Allah'ın Kendisini açığa vurduğu, izhar ettiği yer veya nesne anlamındadır. İkinci kavram ise tecellidir ve 'Allah'ın kendi kendini dışa vurması' veya 'kendini açması' anlamındadır. Aynı kökten gelen 'cilve'de ise, 'düğün gecesi gelinin açılması' anlamı bulunur. ez-Zahir, Allah'ın bir adıdır, 'zahir olan, açığa çıkan'dır, bu anlamıyla el-Batın'ın da zıddıdır. Allah hem içkindir hem de Kendisini dışa vurur, münezzeh ve batın olmasına rağmen, Kendisini açan İlah olarak, O, yaratılan varlıklara benzer ve O'nun vechi duyusal ve hayali alemler formu içinde görülür. Aynı risalenin Dördüncü Şua'sında, manevi bir miraç olan namazdan söz edilirken şöyle denir: '(...) İşte şu hakikat-i salattan manen veya niyeten veya tasavvuren veya hayalen bir gölgesine, bir şuaına mazhariyet dahi büyük bir saadettir.' Namazın gerçeğinin hayalen bir parıltısına bile mazhar olmanın büyük bir saadet olduğunu belirten bu cümlede Bediüzzaman yine Allah'ın Kendisini izhar edişine de gönderme yapıyor. Mazhar kavramı, irfani sözlüğümüzde, özellikle İbn Arabi'de, müşahade/vizyon deneyimi bağlamında, 'tecellilerin kalbe açılan ışıkları'nı meyve veren bir anlamda kullanılmıştır. Namazda muhayyile çalışır ve, Allah'ın huzurunda duran kul, hayal gücüyle, kendisini Kabe'nin, yeryüzünde ilahi merkezin, kendisinde de kalbin çevresinde diğer müminlerle, hatta Allah'ı tesbih eden tüm varlıklarla saf halinde düşünebilir. Bu, bir ibadet ve zikir halkasıdır. Tüm kainat, Allah'a doğru yönelmiştir, kulluğa durmuştur ve insan da namazıyla, O'na doğru yücelen manevi bir merdivendedir. Bir safın ortasındadır. Bunu tahayyül eden kul, Rabbi'nin sonsuz varlığına karışmaya başlar. Yirmiüçüncü Söz'ün İkinci Nokta'sında, Bediüzzaman bir vakıasını anlatır: 'Bir vakıa-yı hayaliyyede gördüm ki, iki yüksek dağ var, birbirine mukabil. Üstünde dehşetli bir köprü kurulmuş. Köprünün altında pek derin bir dere. Ben, o köprünün üstünde bulunuyorum. Dünyayı da, her tarafı, karanlık, kesif bir zulumat istila etmişti.(...)' Böyle uzayıp gidiyor. Burada yine irfani sözlüğümüzde sıkça geçen ve her arif-i billahın yaşadığı türden bir vakıa anlatılırken hayal sözcüğü kullanılmakta ve 'vakıa-yı hayaliyye' terkibi kurulmaktadır. Burada hayal kavramının tümüyle İbn Arabi'de olduğu gibi cismani alemden misal alemi arasında berzah olarak kullanıldığını görüyoruz. Yirmiüçüncü Söz'ün, İkinci Mebhas'ının İkinci Nüktesi'nde şöyle denir: '(...) Evet, hakiki terakki ise, insana verilen kalp, sır, ruh, akıl, hatta hayal ve sair kuvvelerin hayat-ı ebediyyeye yüzlerini çevirerek, herbiri kendine layık hususi bir vazife-yi ubudiyetle meşgul olmaktadır.' Buradaki kullanım biçimi, Şeyh-i Ekber'inkiyle benzeşir. Chittick şöyle diyor: 'Hayal terimi, hem büyük alemde hem de küçük alemde önemli bir rol oynayan ontolojik bir epistemolojik gerçekliğe işaret eder. Belki de hayalin en göze çarpan özelliği, onun belirsiz nitelikte oluşudur. İbn Arabi'nin de dediği gibi, 'o, ne var olan, ne de olmayan, ne bilinen ne bilinmeyen, ne tasdik edilen ne inkar edilen bir şeydir.' Hayali, bir gerçekliğin yaygın örneği, bir kimsenin aynada gördüğü görüntüdür: 'Şüphesiz o kimse biliyor ki, bir bakıma kendi suretini algılamaktadır, fakat yine kesinlikle biliyor ki, bir başka bakımdan yine onu algılamamaktadır.' İbn Arabi'nin (gerçi önceki arifler de hayali yakın biçimde tanımlamışlardır) hayali, ruhi olanla cismani olan arasına yerleştirdiğini görüyoruz: 'Bu bakımdan ona, sık sık, 'iki şeyi birbirinden ayıran şey' şeklinde tanımlanan bir berzah olarak atıfta bulunur. Bunun duyusal alanda herkesçe kabul edilen örneği, gölgeyi günışığından ayıran çizgidir, her ne kadar bir çizgi görsek de, haddizatında o, birbirinden ayırdığı iki gerçeklikten dolayı var olur. Aynı şekilde, hayal ve ruhi ya da görülmez dünyayı, cismani ya da görülür dünyadan ayırır, onun tüm kendine özgü özellikle bu ara durumundan çıkar(...) Hayalin en belirgin fonksiyonu cisimsiz/bedensiz olanı cisimleştirmek, cismani olanı ise ruhileştirmek veya inceltmektir.' Bediüzzaman'a dönersek, Muhakemat'ın İkinci Makalesi olan Unsuru'l-Belağat'ta da, şiiri, cansızlara ruh üflemek, onları canlandırmak, hayat vermek biçiminde tanımladığını görürüz. Bunu ise, dış ve iç etkilerle tahrik edilen ve çeşitli görsel imgeler üreten hazinetü'l-hayal yapar. Yani duygular, çıplak olarak hayal hazinesine girer ve orada herbiri kendisine uygun bir biçimi giyer. Hazinetü'l-hayal tabiri İbn Arabi'de de karşımıza çıkar: 'En dar anlamda hayal, aşağı yukarı, İngilizcede 'imagination' olarak bilinen insani yetiye tekabül eder. Bu, nefsin, cismani olanla ruhani olan arasında köprü kuran, kendine özgü bir gücüdür. Bir yanda hayal, duyularla algılanan cismani şeyleri, ruhanileştirir ve bunları hafızada biriktirir; öte yandan da kalpte algılanan şeyleri onlara bir şekil ve kalıp vermek suretiyle cismanileştirir. Nefisteki 'hayal hazinesi', hem dış hem de iç dünyadan devşirilmiş hayallerle dolu bir hazinedir. Herbir hayal, hem şeffaflık hem yoğunluk, hem aydınlık hem karanlık, hem apaçıklık hem kopkoyuluğun bir karışımıdır.'
Otuzuncu Söz'de, 'vakıa-yı hayaliyye' tabiri tekrar karşımıza çıkıyor. -yı Şerife'nin ahirinde, 'kendilerine inam ve ihsanda bulunduklarının yolu-yoksa; gazabına uğrayanların ve sapıtmış olanların yolu değil' ile işaret ettiği üç mesleği düşünürken, şöyle bir vakıa-yı hayaliyye, bir hadise-yi misaliye, rüyaya benzeyen bir hadise gördüm ki(...)'
Burada, vakıa ile misali olan eşanlamlı kullanılıyor. Misal alemi, tıpkı hayal alemi gibi görünür alemin dışında, görünmeyen alemlerdendir. İbn Arabi, Tercümanu'l-Eşvak'ta,hayalin yanında misal kavramını da kullanır ve 'hazretü'l-misal' söz grubuna yer verir. Alemü't-temsil veya alemu't-temessül, hayalileştirilen dünya anlamındadır. Burada ilahi gerçeklikler görünmektedir. Misal alemine, insan, gerçek rüya ile geçebilir. Zaten sadık rüyalarda görülen 'görsel imgeler', misal aleminden kalbe yansıyan görüntülerdir.
Hayal, insanın gördüğü veya duyduğu şeyleri, imaj biçiminde algılaması ve bir soyutlama imkanına açılmasıdır. Burada öznel bir beşeri deneyimden söz edildiği kadar, müşahadeden de söz edilmektedir. Allah'ın isim ve sıfatlarının tecelli ettiği varlıkları temaşa ederken insan, muhayyilesini kullanır. Ya da şöyle diyelim, hayal, İlahi belirtileri kavrama ve anlamlandırma sürecinde oldukça işlevsel bir rol yüklenir. İmaj dünyası olarak muhayyile, az önceki alıntıda görüldüğü üzere, görünür alemin görünmeyen alemdeki arketiplerine bizi ulaştırır. Ayrıca, alemin tümü, bizatihi bir 'hayal'den ibarettir. Bu, İlahi birlik ilkesinde batına doğru yol almış tüm ariflerin ortak kabulüdür. Tam da burada, Bediüzzaman'ın sıklıkla değindiği bu konuya ilişkin bir belirlemesini aktarmamız yerinde olacaktır. Yirminci Mektup'ta şöyle der: 'Kainatın Sani-yi Zülcelal'i, Vacibü'l-Vücuttur. Yani O'nun vücudu zatidir, ezelidir, ebedidir, ademi mümtenidir, zevali muhaldir ve tabakat-ı vücudun en rasihi, en esaslısı, en kuvvetlisi ve en mükemmelidir. Sair tabakat-ı vücut, O'nun vücuduna nisbeten gayet zayıf bir gölge hükmündedir. (Bu anlamda gölge oyunu, zıll-i hayal yani Karagöz, ontolojik bir boyuta sahiptir) Ve o derece Vücud-u Vacib, rasih ve hakikatli; ve vücud-ı mümkinat o derece hafif ve zayıftır ki, Muhyiddin-i Arabi gibi çok ehl-i tahkik, sair tabakat-ı vücudu evham ve hayal derecesine indirmişler, 'la mevcude illa hu' demişler. Yani, 'Vacibü'l-Vücud'a nisbeten başka şeylere vücut denilmemeli, onlar, vücut ünvanına layık değillerdir' diye hükmetmişler.' Varolanı bu anlamda temaşa ederken, insan muhayyilesini kullanır. Veya, varolan, muhayyileyi, bu yönden hareketlendirir. Görünür alemle görünmeyen alemi, (şehadetle gaybı), misal alemiyle gerçek alemi birbirinden ayırmada da hayalin işlevi vardır. Yine bir vakıa olan Bayezid Camiinde Şeytanla Münazara'sının girişinde şu ifadelere yer verilir: 'Bu risalenin telifinden onbir sene evvel, Ramazan-ı Şerifte, İstanbul'da, Bayezid Cami-yi Şerifinde hafızları dinliyordum. Birden şahsını görmedim, fakat manevi bir ses işittim gibi bana geldi, zihnimi kendine çevirdi. Hayalen dinledim. (...)' Bu vakıada da hayal, görünmeyen aleme ait olan bir varlığı kavramayı sağlayan bir kuvve olarak görülüyor. Bediüzzaman'ın başka bir ilginç vakıası, Ağrı dağının eteklerinde gördüğü vizyondur: 'Eski Harb-i Umumi'den evvel ve evailinde, bir vakıa-yı sadıkada görüyorum ki, Ararat dağı denilen meşhur Ağrı dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim, 'ana korkma, Cenab-ı Hakk'ın emridir, O Rahim'dir ve Hakim'dir. (...)' Gayba ilişkin müşahadeler, ariflerin yaşamında vazgeçilmez olgular olarak karşımıza çıkar.
|