
Mustafa Kutlu'nun neyi anlatırsa anlatsın, aslında alttan alta bizi hep bir hüzün yatağında yürüten o sıcak, samimi ve dolaysız hikayelerini yakinen tanıyabilmek için en azından Eğin'i görmek gerekir.
İlkgençlik yıllarımda kendi karakalem desenleriyle süslenmiş olan Gönül İşi öyküleri çıktığında, çocukluğunu Malatya toprağında geçirmiş biri olarak, bu metinlerde tanıdık bir sesin yankıdığını anlamıştım. Aradan yıllar geçti ve Mustafa Kutlu ne yazdıysa hemen ulaştım, okudum ve yıllar önce duyduğum o tanıdık yankının gürleşerek, kendi içine doğru derinleşerek, yeni çağrışımlar kazanarak, yalınlaşarak, yalınlaştıkça zenginleşerek sürdüğünü gördüm.
Hikayeciliğimizin kilometre taşlarından olan Kutlu'nun Yoksulluk İçimizde ile yeni bir durağa gelen hikaye etme tarzı ve çeşitlenen temaları, özellikle Ya Tahammül Ya Sefer ve Bu Böyledir'le doruğa tırmandı.
Lunapark metaforu, bence Kutlu hikayeciliğinin en önemsenmesi gereken kazanımıdır.
Necatigil'de kısmen ve farklı bir mecaz olarak rastladığımız bu evrensel sembolizasyon Kutlu'nun imanlı yüreğinden ve arı zihninden kalemine yansıyan enfes bir metafor idi.
Bu öyküyü her okuyuşumda yeni tatlar aldım.
Ya Tahammül Ya Sefer'in Murat beyi ve Kerim efendisi, gençlik yıllarımızda tanıdığımız kişilerdi.
Onların şahsında Kutlu, bize, bir dönemin hüzünlü macerasını dosdoğru anlatıyordu.
Alacak-verecekleri, çoluğu çocuğu namazını ifsad eden esnafın o trajikomik hikayesini bize, ancak Mustafa Kutlu bu kadar içtenlikli ve çıplak anlatabilirdi.
Kutlu hikayeciliğinin, üzerinde yer yer durulsa da, henüz ortaya konmamış en belirgin özelliği, kanaat-i acizanemce, kıssa denilen ve hikaye ile şiir arasında bir vadide yürüyen ve hakikat duygusunu bize daima çarpıcı bir dille hissettiren anlatı geleneğinden pörtlemiş olmasıdır.
Buradan Kutlu'nun hem ruhsal eğilimleri, hem okumaları hem de mizacı gereği bu tarzı başarıyla kullanabildiği söylenebilir.
Hikayeciliğinin gerek tema gerekse sözlük açısından gelişim seyrine bakıldığında bu daha yakından görülebilecektir.
Aslında, onun ilk öykülerinden itibaren bir işaret taşı olarak kullandığı temalar, yazdığı her yeni metinde daha da kabarmış ve büyümüştür.
Böylesi bir süreklilik vardır izleklerinde.
Sözgelimi Gönül İşi'nde yabanıl bir ortamın, bir atmosferin bizi en çok cezbeden ve etkileyen ögesi, yıllar sonra kaleme aldığı Sır'da da pekala karşımıza çıkabilir.
Demek ki insan, aslında dünyaya sadece bir şeyi söylemek üzere gelir.
Onu söyler ama, söylediği şey ona , o bahisten olmak üzere, her an yeni bir şey daha söylettirir.
Bu, hakikat duygusunun bir görünümüdür, o insanın kalp aynasındaki bir resmi, bir fotoğrafıdır.
Kutlu'nun bilinçli ve ısrarlı bir biçimde üzerinde durduğu bir başka husus ise, Türkiye toplumunun değişim sürecidir.
Biz, Mustafa Kutlu'nun kaleminden çıkan o hüzünlü hikayeleri okuyarak, Türkiye'nin o kendine özgü sanayileşme macerasının dinamiklerini ve bilhassa sonuçlarını farkedebiliriz.
Bu, binlerce sayfalık sosyoloji araştırmalarında göremeyeceğimiz oldukça canlı bir fotoğraftır.
Belki bu yüzden olsa gerek, şahsen ben, ondan bir gün bir roman beklemişimdir hep.
Çünkü Kutlu'da, hem insan tekinin hem de bir toplumun, kadersiz bir toplumun macerasını okumak mümkündür.
Sadece bu mudur Kutlu'nun hikayelerinin bize armağanı?
Değildir kuşkusuz.
Başta müslümanlar olmak üzere, onun metinlerine ulaşan herkeste, Kutlu, hakiki insanın sahip olması gereken bir hasletini mutlaka öğrenmiştir.
Bu, insanın kendi ruhsal imkanlarını keşfetmesi bakımından dolaysız bir eğitim sürecidir kanımca.
Ben, kendi payıma, Kutlu gibi bir insanı tanıdığım, metinlerini okuduğum için hem çok üzgün hem de çok mesut ve bahtiyarım.
Üzgünüm çünkü, çocukluk acılarımdan örülü hafızamın bir köşesinde, sanki onu yıllar öncesinden, Malatya'dan, Fırat'ın sularına gömülen köylerden,Ağın'dan, Kemaliye'den, Arapgir'den tanıyormuşum gibi hissettim. Çocukluk acılarımı bana yeniden yaşatan ve o iyi atlara binip giden o güzel insanlardan bana bir nefha estiren bu adamı tanıdığım için o marazi melankolim daha da koyulaştı. Dergah yayınlarının, tebessümü, bilgelik dolu sohbeti ve lezzetli çayı eksik olmayan o mütevazi bürosundaki masasında sükunet içinde oturan bu yüreği ve boyu büyük insanın hikayelerini tanıdığım için mutluyum.
Mustafa Kutlu'nun hikayelerine daha yakından eğilmek, ondaki ayrıntıları çıkarmak, temalarının bir gül gibi kat kat içe doğru zenginleşen anlatımına girmek, onu deşifre etmek başlı başına bir iş.
Bunu, gelecek kuşaklar keyifle yapacaklardır.
Sır'larıyla, tahammül ve seferleriyle, gönlüyle, arkakapak yazılarıyla, yokuşa akan sularıyla sürekli uyaran, sürekli hatırlatan, sürekli hüzünlendiren ve düşündüren Kutlu ustadan okuduğum son metne imada bulunarak, bir abdeste medar olan su gibi arı duru sözlerin süreceğini sanıyorum. |