
Edith Piaf, bize düşünebildiğimiz fakat hayal edemediğimiz şeyi sunar.
O'nu bazen rüzgar, bazen ırmak, bazen de yağmur dinliyor gibi dinleriz.
Sarız'ın Avşar köyündeki yaşlı kadın ağıt yakıyor sanırız bazen, bazen de
Charlie Parker bozlak söylüyor zannederiz.
Yetim bir hüznün sesidir o.
Biraz Türkan Şoray biraz Yavuz Gökmen'dir.
Sokağın resmidir o.
Paris'in saydam örtüsü.
Aşk acısı çeker gibi söyler Louis Jeplee keşfetmeden önce.
Sokağın sesidir çünkü.
1915, kim ne derse desin Mome Piaf'tır sadece.
İlk ayında ellerini, ikinci ayda gözlerini, üçüncü aydan itibaren sesini fark etmiş ve artık hiçbir şeye ihtiyacı kalmamıştır.
Sabırsızlığın sesidir o.
Onun sesini duyunca öteki seslere sağırlaşır insan.
Edith Piaf, mavidir daha çok.
Özgürlük ve köleliktir.
Yüzünden hep, L'Hymne a L'Amour dinlenir.
Duıno Ağıtları'nın yazıldığı şatonun üst katında oturur ve şaire Kartal mı Güneş mi diye sorar.
Piaf'ı dinlerken bazen otuz yaşındaki Şükran Ay'ın Sahibinin Sesi'ne iner pikap kolunun iğnesi.
Milord'a takılır ve kalır öylece.
Kıeslovski , en çok Piaf'a muhtaçtır Dekaloglar'ın üçüncüsünde.
Kedisever bir dervişle Piaf karşılıklı puflarda oturmuş, içlerindeki Mercan Dede ilahisini beklemektedir.
Ansızın Foucault girer içeri.
Deliliğin Tarihi'ni yazmaktan vazgeçer çünkü en cevapsız sorular Piaf'ın gözlerindedir.
Les Trois Cloches, maçoluğu meşru kılan tek Türk şarkısıdır.
'Ben artık gidiyorum' diyen adam en çok Piaf'ı müşkil durumda bırakır.
Çünkü onbinmetreyükseklikteki çaresiz yolcu gibidir onun yanında insan.
Piaf'ı dinlemekten korktuğum zamanlarda yine elim La Vie en Rose'a gider.
Ondan ancak ona kaçabilir insan.
Ruh çağırma saçmalığının sıkıcılığına ancak Piaf'la katlanılabilir.
Aşklardaki sessizlik ancak onunla dinlenilebilir.
Temiz bir vicdanı terennüm ediyor gibidir Mon Legionnaire'de. |