
Paris, Tezer Özlü'nün ironi/melankoli karışımı bir duyguyla, giderek tiksintiyle anlattığı gibi/kadar var mıydı, bilmiyorum.
İlk kez gidiyor olmanın o aptal sarhoşluğu da denilebilir.
Ama ben sanki bir Edith Piaf için bir de Romy'nin film kasetlerini almak için gittim Paris'e.
Sağımda Turhal, solumda Çorum, önümde Şanzelize, ellerimde ağır ve bir o kadar iğrenç poşetler, fena halde yoruldum.
Kafein bağımlılığı imdada yetişti ve dörtbeş katlı bir videomarketin cafesine daldık.
Yıllar önce Boccacio'sunu görüp gönlümü kaptırdığım, sonradan bir ayrılık imgesine dönüştürdüğüm, bence bu çağı en doğru betimleyen birkaç trajik fotoğraftan biri(öteki Nilgün Marmara) olan Romy Schneider'ın filmlerinden oluşan video paketini görünce koridordakileri şaşkınlığa uğratarak saldırdım.
Rengini bir türlü tarif edemediğim o iri, badem gözlerindeki soylu hüzün, çoğunlukla kıvrım kıvrım saçlarındaki abartılı doğallık, daima kibirli ağzındaki korkunç sessizlik, tüm gizemli seslerini yitiren modern dünyanın acılarını toplamış bir çehre, Paris'te en son karşılaşmak istediğim şeydi.
Bir kader gibi beni izlemiş ve ilk fırsatta karşıma çıkmıştı.
Zavallı Romy, onca sayısız nokta varken gelip seni bulmuştu göktaşı.
İnsan Paris gibi devasa bir kentte Kafka'nın böceğinden daha yalnız ve çaresiz olduğunu en çok Romy'nin filmlerinde görebilir.
Yanında yöresinde devinen aptal gölgelere,'benim bu derin yalnızlığımı bölme onurunu size asla vermeyeceğim' der gibi bakan bu kırılgan çehreye bakmaktan hep korktum.
Sissi'deki başarısıyla Almanya'da, hiçbir zaman gerçek dünyasını yansıtmadığı lakin kendisini star kılan filmlerini çevirdiği Fransa'da, nihayet ününün doruğundayken 'fazla ilaç'tan gittiği ölümevinde, Romy, bu sefil hayatın ciddiye alınmaması gerektiğini anlattı durdu.
Romy, çocukluk aşkımdı.
Gençlik tutkum oldu.
Şimdi 'olgunluk'çağımın dayanılmaz hüzünlerini çeken bir paratoner gibi çalışma odamdaki video okuyucusundan hiç çıkmıyor.
Bir şair, sesinin bir soytarıya ne kadar benzediğini anlamak istiyorsa Cehennem Üçlüsü'nü seyretmeli.
Bir sosyolog, eğildiği toplumda ne türden çirkinlikler filizlendiğini merak ediyorsa Aşk Hayaleti'ne bakmalı.
Bir erkek kendi teniyle toplumun dokusunun neden uyuşmadığını bilmek istiyorsa Sen ve ben'i izlemeli.
Hiçbirşeyden nefret etmedim Alain Delon'dan ettiğim kadar.
Hiçkimseyi kıskanmadım onu kıskandığım kadar.
Romy, en güçlü anlarımda en korunmasız yanımdı benim.
Belleğimden kopuşun karanlığıydı, hatırlama cehennemimin soluğu.
Onunla güçlenmişti en bağnaz yanlarım.
Onunla dirilirdi sönmüş umutlarım.
Romy sanki hiç olmamış gibiydi.
Bir alev yakıp geçmişti gözlerimi.
Ölümü Beklerken filmini sanki sadece benim için yapmıştı.
Eğilip kulağıma, 'bildiklerini unut, yenilerini öğren' diye fısıldamış ve ansızın Şanzelize'de karşıma çıkarak, o yorgun ama daima çocuksu sesiyle içimdeki aşk düğümünü çözmüş, gözden kaybolmuştu. |