
Zaman zaman içinde, yıldız saman içinde. Alev alev söz
yanarken yanmaz duman içinde. Sessizliğin bir ses olduğu bir
zamandı. Sessizlikten bir ses doğmaz demişler. Demişler demesine ama, sessizlik de bir sestir bir bakıma. Hele böyle inin cinin top oynadığı bir dağ başında. Yeryüzündeki bütün güzel sesler toplanıp yıldızlara taşınmışsa. Gökte dolunay ışıl ışıldı. Yerde toprak ışıl ışıl. Dağda orman yemyeşil. Ormanda bir ağaç sessizliğin içinde. Ağacın kulağı sessizlikte. Sessizlik ağaca yıllardır bir şeyi anlatır dururdu. Sessizliğin orta yerinde bir kulübe vardı. Kulübede yaşlı bir bilge yaşardı. Bilgenin kalbinde kimbilir neler yaşardı? Bunu bir ihtiyar biliyordu bir de yeri ve gökleri yaratan Tanrı. Yaşlı bilge, yüreğindeki sırları nereye taşıyacaktı? Bir gün dağın eteğindeki kulübesinden çıktı. Ormana kavuşan tepede ışıklı bir ağaç gördü. Yanına gitti.
Ağaç dile gelerek, 'yalnız mısın?' diye sordu.
Bilge, 'evet' dedi. Ağaç, 'yalnızlık zordur' dedi. Bilge, 'insanlar daha zor' dedi. Bir süre sustular. 'En güzeli sessizlik' dedi Ağaç. Bilge sessizdi. 'Onu duyabiliyor musun?' diye sordu Ağaç. 'Neyi?' diye sordu Bilge. 'Sessizliği' dedi Ağaç. Bilge, sessizliğe tüm varlığıyla kulak verdi. 'Biraz' dedi. Ağaç, 'o' dedi, 'duyulmaya en çok değen sesstir.' Bilge, 'peki' dedi, 'sen niçin buradasın?' Ağaç, 'sessizliği dinliyorum burada'
dedi. Ve sustu,, bir daha hiç konuşmadı. Bilge, ona, 'Sessizliği
Dinleyen Ağaç' adını verdi ve hayıflandı, 'keşke hemen susmasaydı.' Yaşlı Adam bilgeydi. Görülen görülmeyen şeylere ilişkin çok gizli bilgilere sahipti. Çok kitabı vardı, gece gündüz onlarla meşgul olur, zamanını onlarla geçirirdi. Şehirden yıllar önce ayrılmış, bir daha dönmemişti. Kitaplığında, yeryüzünde daha önce yaşamış insanlara ilişkin bilgiler içeren kitaplar da vardı. Eşini yitireli yıllar olmuştu. Yalnızdı. Kimi kimsesi yoktu. Yalnızlığa iyice alışmıştı. Fakat bilgilerini kendisine aktarabileceği bir çocuğu veya öğrencisi olsun çok istiyordu. Sessizliği Dinleyen Ağaç'la tanıştığı günün gecesi bir düş gördü. Ağaç, kendisini çağırıyordu. Uyandı. Yatağından kalktı. Pencereden bakınca, ağacın bir ışık demeti gibi olduğunu gördü. Yanına gitti. Ağacın dallarında uçuşan bir kelebek,
kendisine, 'dağa çık' diyordu. Yaşlı Bilge sabahı bekledi. Günün ilk ışıklarıyla dağa doğru yürüdü. Karşısına bir mağara çıktı. Girdi. 'Ben!' diye bağırdı. 'Ben!' diye ses geldi mağaradan. 'Sen!' diye bağırdı. 'Sen!' diye cevap geldi mağaradan. 'Işık' dedi, mağaradan 'ışık' diye ses geldi. Bilge, bu oyunu çok sevmişti. İşte, sesine bir cevap bulabiliyordu, yalnız değildi artık. Bir arkadaşı vardı. 'Meğer' dedi kendi kendine, 'dağ konuşuyormuş da benim haberim yokmuş.' Mağara oldukça karanlıktı. İçeri girdi. Karanlıkta bir şey görmeden ilerledi. Az gitti uz gitmedi, yaz gitti yüz gitmedi. Yaz kış demedi, helva çörek yemedi, çayır çimen geçmedi, lale sümbül biçmedi. Nereye, ne kadar gitti kendisi de bilmedi. Bir ara, mağaranın duvarlarında bir şeylerin yanıp söndüğünü ayrımsadı. Duvarda bir oyuk vardı. Korkulu bir şekilde elini uzattı. Oyuğun içinde
yumuşak bir cisim dokundu parmaklarına. Ürktü. Elini geri çekti. Duvardan bir parça fosfor kopardı. Oyuğa tuttu. Bir de ne görsün! Kuş tüylerinden yapılmış bir yuva. Uzandı. Özenle, dağıtmamaya çalışarak oyuktan çıkardı. İçinde bir koza. Kozada bir ipek böceği. Yanında getirdiği sepete yuvayı yerleştirdi. Evine dönmek üzere yola koyuldu. Dağ dağa kavuştu. Gökte sırça renkli saraylar uçuştu. Bulut değil, sanki gökte uçuşanlar mavi kanatlı birer kuştu. Yollar yollara bağlandı. Geceler gündüzlere eklendi. Yaşlı Bilge, ahşap kulübesine döndü. Dağa baktı oradan. Dağ büyük bir patlamayla paramparça olmuştu. Korku içindeydi. Dağın uçuşan parçalarından biri ayağının dibine düştü. Eğildi aldı. Parça dile geldi, ''bu kozayı ömrün oldukça koru' dedi. Yaşlı Bilge,
kozayı gözü gibi koruyordu. İçindeki yavru böcek gün geçtikçe büyüyordu. Günler günleri kovaladı. Yaşlı Bilge daha da yaşlandı. Beli büküldü. Saçı döküldü. Dizlerinden can çekildi. Derisi buruştu. Yüzü kırış kırış oldu. Koza iyice büyümüş, kuş tüyü yuvaya sığmaz olmuştu. Bir bahar sabahı bilge uyandı. Kendisini çok yorgun hissediyordu. Ölümünün yaklaştığını düşündü. Her gün yaptığı gibi, kalkıp yuvaya bakmak üzere gitti. Koza iyice büyümüştü. Uzandı, son bir kez, sıcaklığını avuçlarında duymak istiyordu. Değer değmez koza parçalandı. İçinden nurtopu gibi bir bebek çıktı. Bilge çok şaşırdı. Şaşkınlığını mutluluk izledi. Çok geçmeden
kendisini tanımı imkansız bir mutluluğun kollarında buldu. Artık bir çocuğu vardı. Tüm bilgilerini ona aktarabilecekti. Kitaplarını ona bırakabilecekti. Çocuğa Murat adını verdi. Murat büyüyordu. Yaşlı Bilge daha da yaşlanıyordu. Bilge'nin bütün işlerini Murat görüyordu. Bilge de, hizmetlerine karşılık, ona bildiklerini öğretiyordu. Bir gece Murat, kötü bir düşten uyandı. Bilgeye seslendi. Cevap gelmedi. Gidip baktı, nabzı atmıyordu. Üzüntü içinde sabahı bekledi. Şafakta dışarı çıktı. Sessizliği Dinleyen Ağaç'ın yanına bir çukur kazdı, Bilge'nin cansız bedenini oraya gömdü. Bilge ile Ağaç yanyanaydı. Burat, artık Bilge gibi yapayalnızdı.
Günlerini, kitaplıkta geçiriyordu. Bir gün Sessizliği Dinleyen Ağaç, Murat'a, 'sen de yalnızsın, Bilgenin yalnızlığı sende sürüyor' dedi. Murat şaşırdı, sonra sevindi. Murat, Ağaç'a, Bilge'nin geçmişine ilişkin sorular sordu. Ağaç sustu. Murat ne yaptıysa konuşmadı. Ağaçtan bir cevap gelmemesine karşın, Murat, onun bir şeyler hissedebileceğini biliyordu.
Ağaç dinliyor ama konuşmuyordu. Murat bir gün kitapları karıştırırken, tuhaf bir kitap gördü. Diğerlerine fareler zarar vermişti ama bu sapasağlamdı. Ceylan derisinden bir cildi vardı. İçinde yazı yoktu. Murat aldı kitabı, Sessizliği Dinleyen Ağaç'a götürdü. Ağaç tekrar dile geldi. 'En üstteki dalına sür kitabın sayfalarını' diye seslendi. Murat sürdü kitabı. Sayfalarda yazılar belirdi. Tüm sayfalarını sürünce kitap
tümüyle ortaya çıktı. Okudukça dehşete kapıldı Murat. Yaşlı Bilge, uzak bir kentten buraya gelmişti. Ülkesinde insanlar mutluyken, bir Zorba belirmişti. Şehrin tüm yaşlılarını yok etmişti. Eski yapıların, binaların tümünü yıkmış, yerle bir etmişti. Çocukları gözlerini kör etmiş, kulaklarını sağırlaştırmıştı. Şehrin tüm ormanları yok edilmişti. Kadınları evlerinden zorla çıkarmış ve sokakta yaşamaları için onları zorlamıştı. Karşı çıkanları öldürmüştü. Kentin yönetimini tek başına eline geçiren Zorba, kendisine yardım edenleri de birer birer öldürmüştü. Kentte sadece Yaşlı Bilge Zorba'ya karşı çıkmış, zorbalıklarına karşı direnmişti. Zorba, onu da tutukevine koymuş, hakkında ölüm buyruğu çıkarmıştı. Yaşlı Bilge, ondan önce davranmış ve evinde sakladığı kitaplarla birlikte dağa kaçmıştı. Yıllar sonra da Zorba'yı öldürecek bir zehir keşfetmişti. Murat, kitabın sonunda, bu zehrin nasıl yapılacağını okudu. Kitabın sayfalarından kaldırdı bakışlarını. Sessizliği Dinleyen Ağaç'a baktı. Gözlerine inanamadı. Ağaç bir kuşa dönüşmüştü. Murat'ı aldı kanatlarına, ülkesine götürdü. Zehri tarife uygun biçimde yapan Murat, Zorba'yı öldürerek, ülkesindeki insanları kurtardı. Zorba'nın ölümüyle birlikte Bilge'nin ülkesinde henşey eski güzelliğine kavuştu.
Sessizliği Dinleyen Ağaç, işte o an sırrını açıkladı. O aslında bir güzellik perisiydi. Kendisini Murat'ın sevgi dolu yüreğine bıraktı.

DÜŞ BAHÇESİ
Yalsızuçanlar, Sadık.
Kırkambar Yayınları/Aç İç Oku/Şerbet Kitapları dizisi : 2.
İstanbul. Şubat. 1998 |