|

Pir Sultan, hem 'pir'dir hem 'abdal'dır. Abdal ise hem arif-i billahtır, yani irfanı, saf ve katışıksız bilgiyi (el-hikme/t) Allah'tan alandır, hem de bu bilginin bizatihi eylem mahalli olarak kişisel algısını ortadan kaldırmış, benliğini Tanrı'ya tasadduk etmiş olandır. Abdalların Guenon'dan öğrendiğimize göre sayıları onikidir. Sayıların gizemine ilişkin düşünen uzmanlar bunu kısmi bir farkla da olsa doğrular.
Abdal, 'olgun insan'dır (el-insanu'l-kamil).
Kamil insanı Nietzsche'nin 'üstün insan'ıyla karıştırmamalı. Muhammed İkbal'in de buna benzer bir doktrin geliştirmeye çalıştığını anımsayalım. Onda kısmen Alman düşünüründen kısmen insan-ı kamil öğretisinden hareketle daha 'modern'si bir eğilim sezmeli.
Kamil insan nebidir, resuldür ve onun yetkin varisi olan ariflerdir.
Üç temel niteliklerinden söz edilir: safiyyun, ümmiyun ve zatiyyun. Safiyyun, arı duru olmak, belleğin, kalbin (kalp, doğrudan insandaki ilahi merkezdir ve akıl kalbin bir işlevidir. Schuon, 'kalbin aklın anlayamadığı nice akılları vardır' der.) ve kişisel algının tümüyle temizlenmesi, arınması, saflaşması anlamınadır. İlahi hakikat'i kusursuz aktarabilmek için eylem mahallinin mutlak saflaşması, cilalanması gerekir. Neşati'nin 'ettik o kadar ref'-i taayyün ki Neşati/ayine-i pür-tab-ı mücellada nihanız' beytindeki 'mücella' sözcüğünü yardıma çağıralım: kalp mücella kılınmalıdır. Cilalanmış, 'gayr'dan arınmış, ilahi hakikati gölgeleyecek, lekeleyecek en küçük bir kirden/gölge'den uzak olmalıdır.
İkinci nitelik ümmiyun olmaktır ki, 'ümmi' sözcüğünü okuma-yazma bilmemek, okur-yazar olmamak, cahil, bilgisiz anlamında düşünmemeli, bu, yüzey anlamı.
Ümmiyun, olgun/yetkin insanın belki de en değerli niteliğidir ki, insanın ilahi hakikat'e açık ve hazır hale gelmesi için kişisel algısını tümüyle ortadan kaldırması, sanılarından ve bilgilerinden tümüyle kurtulması/unutması'dır.
Son nitelik zatiyyun'dur ki bu da, insanın manevi bir mirac (uruc-yükseliş-Tanrı'ya yücelme-gayr'ı tümüyle terk etme-yaratılmış olmanın içerdiği bağlardan kurtulma-ruhun özgürleşmesi)
gerçekleştirmesidir. Bunu insan gerçekleştiremez gerçi, insana gerçekleştirilir. İnsan, yaratıldığında yere inmiştir (nüzul). Kutsal Kitap(lar), nüzul etmiş, inmiştir. İnsan, yaşamında bu inişin simetrik bir gezisini gerçekleştirme halinde zatiyyun olur, Tanrı katına ulaşır, ruhu tüm kayıtlardan azade kılar, asli doğasına döner.
Abdal, nebi/resul'ün yetkin bir varisi olarak bu üç nitelikle donanmıştır.
Pir Sultan da bu inisiyatik sırla sırlanmış abdallardandır.
Onyedi (çokluktan kinaye) Pir Sultan'dan söz ediliyor. Hangisidir bize bu nefesleri bırakan?
'Pir Sultan Abdalım dünya durulmaz' diyen kimdir, bilen yok. Bilen bilmeyen, tarihsel gerçekliğe uydurmanın yollarını arayarak onu/onları konumlayıp/niteleyip duruyor. Bu toz duman arasında, kimse Pir Sultan'ın da ifşa ettiği için bedelini canıyla/kanıyla ödediği 'inisiyatik sır'dan bakmıyor sözlere. Oysa inisiyatik sır açığa vurulamaz. Yine Guenon'dan öğreniyoruz ki, zahiri nitelikli her sır açığa vurulabilir, ifşa edilebilir, oysa sadece inisiyatik sır hiçbir biçimde açığa vurulamaz. Çünkü bizatihi ve neredeyse tanım olarak/doğası gereği profan kimseler ona erişemez, onu yakalayamaz ve ona nüfuz edemez. Onu tanımak bizzat inisiyasyonun (tasavvuf olarak kullanır gerçi Guenon bu sözcüğü ama İlahi Gerçeklik'in içsel boyutlarını ifade anlamında, bir bakıma hakikat'in tümü karşılığında düşünmelidir) bir sonucu olabilir ancak. Bu sır öyle bir içeriktedir ki, sözcükler onu ifadede çaresizdir (çünkü hikmet sözle aktarılamaz) belki simge ve sessizlik'tir onun dili. Bu da onların ifadesiyle 'hal'dir, söz değil. Zaten inisiyasyon yoluyla iletilen sır'rın kendisi değildir, sır iletilemez, ama ayinleri aracı olarak kullanan ve içsel çalışmayı mümkün kılan manevi etkidir iletilen; bu içsel çaba aracılığıyla, simgeleri esas alan herkes bu gize erişecektir, az ya da çok ona nüfuz edecektir, kendi algı ve gerçekleştirme sınırlarına göre az ya da çok sırrın inceliklerine erebilecektir.
Bu sırdandır ki, sırrı açığa vurmanın bedeli bizatihi vuranın canıdır, bedenidir. Hallac-ı Mansur, Seyyid Nesimi, Şeyh Bedreddin (ki Ekberi geleneğin, İbn Arabi damarının coşkun bir örneğidir şeyh-i şehid) Pir Sultan Abdal gibi yetkin/olgun insanlar bu bedeli ödemişlerdir. Sırrı ifşa etmenin bedelini bilerek ve göze alarak bunu yapmışlardır. Burada da bir giz saklı olduğunu söyler arifler : Sır hem doğası gereği hem de taşıyıcısına yüklediği sorumluluk bakımından deşifre edilmemelidir lakin sarhoşluğu ve görkemi o denli gözkamaştırır, o kadar baştan çıkarır ki, açığa vurmaktan kendini alamazlar. İyi ki de alamazlar, onlar bu deni/alçak dünyaya, kendi maddi doğalarının aslı olan toprağa (Adamah, İbranicede kırmızı toprak anlamındadır) başkaldırır, canlarını bağlardan kurtararak özgürleşirler.
Pir Sultan (ki pir'dir yani kamil insandır. El-Cili ve Nesefi'den öğreniyoruz : Yetkin insan için, şeyh, pişva, pir, önder, zamanın sahibi, çağının en yetkini/güzeli/seçkini, kutup, gavs, imam, seyyid, efendi vd. sözcükler de kullanılır) nefesinde 'yayla'dan söz eder:
'karşıda görünen ne güzel yayla/bir dem süremedim giderim böyle/ela gözlü pirim sen himmet eyle/ben de bu yayladan şaha giderim'
Hemen belirtmeliyim ki gelecek olan yorum tümüyle öznel, indi, zanni ve tartışmaya açık:
Şah'tan kasıt Allah'tır. Gerçi Şeyh, 'şah' derken kimi nefeslerinde Hz. Ali'yi kasteder. Kimileyin Peygamberi ima eder ama bu nefesinde Tanrı'yı ima ettiğini sanıyorum. Yayla derken Pir Sultan, insanın urucundan, dikey yolculuğundan önceki son durağını ima eder: Gurbet/hasret yaylası. Burası ne Sivas'ın Tecer'i, ne Uzunyayla, ne Köroğlu dağları. Burası bir mekandan çok mekanet. Somut/maddi bir yer değil burası, Derrida merhumun söz ettiği üzre bir yersizlik/yurtsuzluk...yayla'yı 'güzel' diye niteler Abdal. 'Güzellik', iyiliğin, iyilik gerçekliğin iç boyutudur. 'Hüsün-İhsan-Hakikat' formülasyonu işler burada, gerçek olan iyidir, iyi olan güzeldir. İlahi hakikat'in en dışsal niteliği olarak 'güzel'i anar Abdal. Ve artık görünmektedir: 'Karşıda görünen ne güzel yayla' Güzeldir çünkü Hakikat'ten, Zat'tan önceki son uğraktır. O'na ulaşan her şey O'nun gibi güzeldir, O'na eriştirdiği için güzeldir. Pir Sultan ardından şöyle seslenir:
'Bir dem süremedim giderim böyle'
Dem, ilahi sarhoşluğun imgesidir. Anma katındayken ve zikr seansında arada coşkunluğun doruğa çarptığı yerin bir adım sonrasında dem alınır. Bunu Hacı Bektaş'a izafeten alkollü bir içecek olarak nitelemek bilgisizlik olsa gerek. Bu bir demdir, çünkü yaşam O'nu anmaktan ibarettir, yaşam sonsuzca çoğalabilen bir andır ve O'nu müşahade etmenin mahallidir. Yaşam bir demdir, tanrısal gizle kendinden geçmektir, gelir geçer. Tecelli sürmez, der İbn Arabi. Kullukta bulunurken insanın sürekli tekbir getirmesinin hikmetini böyle açıklar. Tekbir tekrarlanmaktadır çünkü tecelli yinelenmektedir.
Nihayet 'pir'e bir gönderme yapar:
'Ela gözlü pirim sen himmet eyle'
İlkin 'himmet'e bakmalı : Kavram için İsmail Ankaravi'den medet dileyelim: 'Kişinin himmeti, değer verdiği şeye göredir. Eğer dünyaya himmet ederse ona değer vermiş olur. Himmeti Mevla'ya ise, onun değeri de Mevla'dan gelir. Himmet, sözlükte, kast demektir. Kavram olarak ise, kalbin tüm duyularıyla Hakka yönelmesi anlamına gelir.'
O halde ruhsal yolculukta pirden himmet dilemek, değeri doğrudan Tanrıya vermenin, gönlü ona doğrultmanın belirtisidir.
'Ben de bu yayladan şaha giderim.'
Bu yayladan gidilir çünkü orası yani 'hasret yaylası' İbn Arabi'nin söz ettiği üzre Zatiyyun olmadan önceci son makamdır. Makam, ikamet edilen, yerleşilen, oturulan yerdir. Hal, salikin manevi yolculuğunda büründüğü bir durum, makam ise, halin süreklilik kazanmasıdır.
Oysa oraya da yerleşilmez, çünkü gidiş O'nadır.
Pir Sultan, nihayet sırrın ifşasına ilişkin turnayı gözünden vurur:
'eger gögerüben bostan olursam/bu halkın diline destan olursam/kara toprak senden üstün olursam/ben de bu yayladan şaha giderim.'
Göğermek, yeşermek, filizlenmek, dal budak salmaktır. Birlik gerçeğinin yayılmasını şair, 'bostanın göğermesi'yle söyler. Düşünce, 'ondan başka varlık yoktur, varlık ünvanına layık sadece O'dur' düşüncesidir ve bunun yayılması, bir bostan gibi yeşerip filizlenmesi, dal budak salması, topluma sızması, hiç kuşkusuz abdalı halkın diline destan edecektir. 'Halk' kadim arapçada ve manevi gelenekte 'gayr' anlamında kullanılmıştır. Modern sözlüğümüzdeki 'halk'la uzaktan yakından ilgi aranmamalı. Gayr, Tanrı dışındaki varolanları (mevcut) ifade eder. Ne ki burada şair sözcüğü hem masiva/gayr hem de insanları ima ederek kullanır. Ve sırı ifşa ettiğini haber verir. Hem varolanlar hem de insanlar beni anacak, onların diline düşeceğim (mi ?) demek istemektedir.
'kara toprak senden üstün olursam/ben de bu yayladan şaha giderim'
Kara topraktan üstün olması bana, ruhun tenden kurtulmasıyla birlikte (bu can gövdeye konuktur/bir gün olur çıkar gider/kafesten kuş uçmuş gibi) kendi cevvinde, kendi eflakinde tayaran etmesini, özgürleşmesini anımsatıyor. Bu incelikli ima aynı zamanda, canın tene baskın oluşunu, ondan kılınışını, insanın toprak kalıba girmesiyle gerçekte alçalmış olduğunu da duyurur.
Nefesin en yakıcı bendinde sırrın ifşasının kanlı akıbeti dile gelir:
'alınmış abdestim aldırırlarsa/kılınmış namazım kıldırırlarsa/sizde şah diyeni öldürürlerse/ben de bu yayladan şaha giderim'
Sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim. Hz. Ali tutkunu ve bağlılarının, 'namazımız kılınmış' söylentisiyle bu dizelerin bir ilgisi yok. Şundan söylüyorum bunu : Pir Sultan'ın bize burada duyurduğu sırrı daha önce yüzlerce aşk şehidi yaşamıştır. Burada, 'ölmeden önce ölünüz' haberine bir gönderme var. Belki dörtlüğün geldiği toprak orası. Mevlana'nın, 'dünyaya ölmek için değil olmak için geldiniz'ini de içkin olan bu gönderme kuşkusuz dizelerde apaçık olan ifşanın bedeli ölümdür'le de taçlanır.
Tam da burada ilahi aşk şarabıyla sermest olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur'a yürüyelim. Nahşebi bize yol göstersin, onun Silku's-Süluk'undan (Ariflerin Yolu) yardım dileyelim: 'Bilmek gerekir mi Hallac-ı Mansur, ilim ormanının arslanı ve kavgasının korkusuz kahramanı idi. Onu bir pamuk ambarına parmağıyla işaret etmesiyle pamuklarla taneleri ayırması nedeniyle Hallac diye adlandırmışlardı. Şibli şöyle anlatır: Benimle Hallac arasında bir fark yok. Ancak bana deli gözüyle baktıkları için kurtuldum, o ise akıllı sayıldığı için başına bu geldi.' Bir gün Cüneyd ona, 'ölümün yaklaştı' deyince, 'benim öldüğüm gün, sen sufilik hırkasını giyme' dedi. Rivayete göre imamlar Hallac'ın katline fetva verdiklerinde, Cüneyd, sufi giysisi giyinmişti. Bunun üzerine, hemen medreseye gitti, cübbe giydi, sarık sardı ve, 'biz zahire göre hüküm veririz' diye bir not yazdı. Bir gün Hallac'a, 'sabır nedir?' diye sordular, şöyle yanıtladı: 'Bir insanın el ve ayklarının kesilerek darağacına asılması durumunda bile kendini yitirmemesidir.' Son günleri yaklaştığında bir kezinde Şibli'ye, 'bana dikkat et.' Dedi, 'önemli bir ödevle yükümlüyüm. 'Enel Hakk' 'ben Hakkım' dediğim için beni halifeye şikayet ettiler. İmamlar ölümüme hükmettiler. Bana, 'hüve'l-Hakk' (O Hakk'tır) de kurtul, niçin 'ene'l-Hakk' diyorsun dediler. Ben de, onlara, ben, ene'l-Hakk derken, aslında hüve'l-Hakk diyorum. Ama siz O'nun gaib olduğunu söylüyorsunuz' dedim.
Şöyle anlatırlar: Zindana koyulduğu günün gecesi, onu aradılar bulamadılar. İkinci gece aradılar ne onu ne de zindancıları buldular. Üçüncü gece aradılar hem onu hem de zindancıları buldular. 'Bu durum neydi?' diye sordular. Hallac, 'birinci gece ben dostun yanına gitmiştim, beni göremediler; ikinci gece dost buradaydı, bu yüzden ne beni ne de zindancıları gördüler, bugün buradayım, şeriatın hükmü neyse yerine getirin' dedi.
Anlatıldığına göre zindanda üçyüz mahkum bulunuyordu. Onlara, 'sizi özgür bıraktım, gidin' dedi. 'Eğer buna gücün yetiyorsa sen niçin gitmiyorsun?' diye sordular. 'Biz, Tanrı'nın tutuk
lusuyuz, O'nun yasasına saygımız ve bağlılığımız sonsuz, gidemeyiz' dedi. Sonra zindan duvarına işaret parmağını doğrulttu, bir yarık belirdi, mahkumlar çıktı. Sabah ne olup bittiği sorulduğunda gerçeği söyledi. 'Peki sen niçin kaçmadın?' diye sordular, 'Tanrı'yla aramızda bir mesele var' dedi, 'bu nedenle kaldım.'
Alıntı uzadı lakin biraz daha sabır, tam da Pir Sultan Abdal'ın sırrına yaklaştık:
'Hallac'ın öldürüleceği gün, birisi, 'aşk nedir?' diye sordu. 'Bugün, yarın ve öteki gün aşkın sırrını göreceksin' dedi. O gün Hallac'ı öldürdüler. İkinci gün yaktılar ve üçüncü gün küllerini savurdular. Onu dibine getirdiklerinde darağacının ayaklarını öptü ve, 'işte yiğitlerin miracı budur' dedi. Elleri kesildiğinde, 'bir insanı bağlayıp elini kesmek kolay iş' dedi, 'ben asıl arş'ın karanlığından külah aşıran kişinin temiz elini kesecek kimseyi yiğit sayarım' Ayakları kesildiğinde gülümsedi ve, 'bu ayak güçsüzdür, benim her iki alemde de yolculuk yapabileceğim ayağım var' dedi. (Molla Cami ve Mevlana'nın dizelerini hatırlayalım: 'Bu yolda başsız ayaksız ol') Sonra kanlı kolunu yüzüne sürdü. 'Ne yapıyorsun?' diye sorduklarında şöyle yanıtladı: 'Aşk yolunda, abdesti sahibinin kanıyla alacak iki rekat namaz farzdır.' (Bu söz az sonra Pir Sultan'ın dizelerini aydınlatacak! Bitirelim) : 'Rivayete göre, tüm organlarını kestiler. Sadece sırtı ve boynu darağacında asılı kaldı. Ancak o sırt ve boyundan da, 'ene'l-Hakk' sözü yükseliyordu. Halife, 'bu adamın ölümü daha çok kargaşa çıkaracak' dedi. Ertesi gün tüm uzuvlarını toplayıp yaktılar. Yanmış, kül olmuş cesetten yine, 'ene'l-Hakk' diye ses geliyordu. Üçüncü gün, küllerini suya döktüler, yüzen kül zerrelerinden yine o ses geliyordu.'
(Bir ara açıklama gereği yükseliyor vicdandan: O'nu şehid edenler de bunu 'dini koruma' refleksiyle yapıyorlardı. Hallac'ın tutukevinden kaçmayıp, 'biz Tanrı'nın hapsindeyiz' deyişi, kendisine kıyanları mazur gördüğünü gösterir (mi?)
Gelelim Şah'ın dörtlüğüne.
Ne diyordu :
'alınmış abdestim aldırırlarsa/kılınmış namazım kıldırırlarsa/sizde şah diyeni öldürürlerse/ben de bu yayladan şaha giderim'
Burada 'alınmış abdest'ten kasıt, Hallac'ın sözünü ettiği aşk yolunda insanın kendi kanıyla alması vacip olan abdesttir.
'kılınmış namaz'dan kasıt ise, Pir Sultan Abdal'ın, 'ölmeden önce ölüm'ü gerçekleştirerek, kendi kanını bu yolda akıtmış olduğu ve kanıyla aldığı abdestle iki rekat farz olan aşk namazını kılmış olduğudur. Yani kişisel algısından vazgeçtiği ve benliğini, varlığını Tanrı'ya adamış olduğudur.
Zaten üçüncü dize bu göndermeyi fluluktan tümüyle kurtarır :
'sizde şah diyeni öldürürlerse'
Bunu Şah İsmail yandaşlığı/muhabbeti için öldürüldüğü biçiminde yorumlayanlar, önceki iki dizeyi nasıl açıklarlar bilemiyorum. Şah'tan kasıt Tanrı olduğuna göre, 'sizde şah diyeni' ifadesini, 'sizde ene'-Hakk' diyeni yani sırrı açığa vuranı biçiminde okumak bana daha doğru gibi geliyor.
Nihayet yine ilahi bir habere gönderir : 'O'ndan geldik, dönüşümüz O'nadır' : yani : 'ben de bu yayladan şaha giderim.'
Ve şah dörtlük :
'Pir Sultan Abdalım dünya durulmaz/gitti giden ömür geri dönülmez/gözlerim de şah yolundan ayrılmaz/ben de bu yayladan şaha giderim'
'Dünyanın durulmazlığını aynı zamanda 'evrenin yatışmaz yapısı'na bir gönderim olarak okumalı derim. Bir de ikinci dizenin zoruyla, dünyanın durulamaz, yerleşilemez oluşu kastı da aranmalı derim. Bu da bir Elçi haberidir. Bir gün Efendimiz şöyle der: 'Dünya bir köprüye benzer. Oraya yerleşemezsin, geçip gidersin, orası yerleşilmek üzere yapılmamıştır.' Bu dizeyi bu haberin şiirsel bir formu olarak da okumak mümkündür. Dünyada durulmaz, ömür geri dönmez lakin gözlerim de O'ndan ayrılmaz.
Bu dizede de 'sekine' gerçeği gülümser: Sekine, yerleşmek, sakin olmak, sessiz olmak, sessizce durmak sözlük anlamlıdır lakin bu da bir kavram (ıstılah) dır ve anlam dünyasına sızmak için Guenon'a başvurmamız gerekir : "Kozmik çarkın merkezine yerleşmiş olan bilge kişi, bu çarkı, görülüp farkedilemez bir biçimde, onun hareketine katılmaksızın, yalnızca varlığıyla hareket ettirir. Onun mutlak ilgisizliği, kendini herşeye egemen kılar, çünkü artık hiçbir şeyle etkilenemez. 'Mükemmel Sessizlik'e ulaşmıştır. Hayat ve ölüm onun için birdir. Evrenin çökmesi hiçbir şekilde onun telaşlanmasına neden olmaz. İnceden inceye, iç denetim yapa yapa, o değişmez gerçeğe ulaşmış, biricik evrensel ilkeyi tanımayı başarmıştır. Varlıkları alınyazılarına göre serbestçe hareket etmeleri için kendi kendilerine bırakır. Kendisi ise bütün yazgıların merkezinde hareketsiz durur. Bu iç durumun zahirî belirtisi, 'sarsılmazlık'tır. Zafer uğruna savaş halindeki bir ordunun üzerine tek başına saldırıya geçen bir kahramanın sarsılmazlığı değil elbet, ama gökyüzünden, yeryüzünden ve bütün varlıklardan üstün olan, kendisinin hiç bağlı olmadığı bir bedende duran, duygularının kendisine sağladığı görüntülerden hiçbirisini gözönünde bulundurmayan, hareketsiz ünitesinde, evrensel bilgisiyle herşeyi bilen ruhun sarsılmazlığıdır bu." Nitekim, gerçek arif, kendine rağmen hareket etmeme fiili içinde bulunarak gücünü üstlenmemeye özen gösterecek olsa, hiçbir şeye karışmamaktan doğacak zamanlarını, 'doğal' eğilimlerini serbestçe akmaya bırakmada kullanırdı. Kuşkusuz kudret, bu bilgenin ellerine düşmüş olmaktır. Organlarını devreye sokmadan, bedeni duyularından yararlanmadan hereketsiz şekilde konumlanmışken, manevî gözle herşeyi görebilecektir. Tefekküre dalmış bir durumda gökgürültüsü gibi herşeyi sarsıp inletecektir. Fizikî gökyüzü, hava, uysalca onun ruhunun hareketlerine uyarlanacaktır. Bütün varlıklar tozun rüzgarı takip ettiği gibi, onun hiçbir şeye karışmama eğilimini izleyecektir. Bu bize şeylerin, arif ve bilgelerin fiziksel olarak da sürekli aynı konumda ve sessiz bir biçimde oturuşlarını da açıklar. Gerçi o maddî bir duruştur ama, o duruşu da manevî konum belirlemektedir.
'Gözlerim de şah yolundan ayrılmaz'la Abdal, bize sekine halini duyurur.
Bu okuma denemesine konu olan Pir Sultan Abdal'ın diğer Pir Sultan'lardan hangi yönleriyle ayrıldığını da düşünme imkanı bulması açısından şeyhin, 'güzel aşık cevrimizi/çekemezsin demedim mi/bu bir rıza lokmasıdır/yiyemezsin demedim' şeklinde başlayan nefesine de bakılması yerinde olacaktır. Onun son bendiyle bitirmek isterim:
'Pir Sultan Ali şahımız/Allah'a çıkar rahımız/Oniki imam katarımız/uyamazsın demedim mi?'
|