
Kulun, Rabbi karşısındaki konumu, korku ile umut arasındadır. (Havf u reca)
Divanında İslam maneviyatının temel konularını, kendi seyr-i süluk öyküsü boyunca yansıtan Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi, birinci ciltte yer alan bir gazelinde, bizi umutla korku arasına çağırır. Beş beyitten oluşan gazel, umutla açılır:
'Ümid kapında reca tapunda kulluğum sana
Ey padişah-ı hüsn kapında kul senin ata senin'
İlk beyit, bizi hem umut ve korku arasında bir konuma davet eder hem de birlik ilkesiyle kuşatır. Şair, 'umut ve korku arasında Sana kulluk etmekteyim, ey güzellik Sultanı, kapındaki kul da senin bağış da senin' der. Kendisine kulluk edinen Yaratandır. Kendisine kulluk ettiği varlığı Kendisi yaratmıştır. Kulluk bilincini, kulluk gücünü ve takatini de O yaratmaktadır. O halde ortada bir ikilik olmamalıdır. İkinci dizenin sonu, bizi birlik anlamıyla karşılıyor. İslam tasavvufunda, asli amaç, çokluğun ortadan kalkması, mutlak birlik ilkesinin gerçekleşmesidir. Bizi kul olarak yaratan; Kendisine kullukta daim kılan ve bunun sonsuz armağanını veren Allah'tır. Kulun, tüm varlığında Allah'ın sonsuz birliğini idrak etmesi zorunludur.
İkinci beyitte yine birlik teması, muhabbet temasıyla birlikte sürer:
'Sevdim demekle mümkün değil ki sevem seni
Canım meğer ki sen sevesin bendeni hubb-ı rıza senin.'
Bu beyitte, iki yönlü bir mesele ele alınmaktadır: İlki, aslolanın insanın Allah'a sevgisi değil, Allah'ın insana olan muhabbeti ve hoşnutluğudur. İkincisi ise, yine birlikle ilgilidir ve ortada bir üçlünün bulunmasıdır: Seven Sevilen Sevgi. Oysa birlik ilkesi, bu çokluğa tahammül etmez ve üçlünün ortadan kalkarak tekrar asli ilkeye dönülmesi gerekecektir. Ne diyor şair? Seni sevmek, sevdim demekle olmuyor. Aslolan Sen'in kulunu sevmendir, asıl değerli olan, asıl dönüştürücü güce sahip olan bu hakikattir, çünkü razılık sevgisi Sana aittir. Senin razı olman halinde herkes bana küsse ehemmiyeti yok. Senin rızan, benim için dünyalar değerindedir. Kulun Rabbini sevmesi, O'nun sevilmeye değer tek Varlık olmasındandır. Kul, Efendisinin hoşnutluğunu gözetir, bu yüzden O'na kulluğunu sürekli hale getirir. Gözü, hep O'nun eşiğindedir. Rıza yolundadır.
Üçüncü beyitte aynı tema, bu kez dua boyutuyla dile gelir:
'Senden ne isteyem asitanına durup ne dua edem
İstemek bilmeyen geda senin istenecek dua senin.'
Şair, yine birlik hakikatinin bir başka boyutundan söz ediyor bize. Senin ihsan ve bağış kapında, Senin külli Rububiyyet dergahının kapısında durup nasıl yakarayım, nasıl isteyeyim, dua edeyim? Çünkü ben, dilemekten bile acizim, istemeyi bile bilmiyorum. Dua ettiren de, yakarmayı öğreten de, duanın gerçeğini yaratan da, dua edildiğinde cevap veren de ancak Sensin. Dua, bilindiği üzere, kulluğun sırrıdır. Külli bir ubudiyyettir. Dua ibadetin özüdür, ruhudur. Cenab-ı Hak, 'dua edin cevap vereyim' buyurur. Duaya ilişkin çok sayıda İlahi beyan vardır. Gerek Kuran'da gerekse hadislerde duaya ilişkin pek çok haber vardır. Bu beyanlarda anılan bir gerçeği, Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi, bu beyitte veciz ve sade bir ifadeyle dile getirmekte ve duanın hakikatini iki dizeye sığdırmaktadır. Ben, senin gedanım, Senden dileniyorum, üstelik, Sen'den istemeyi de bilmiyorum, duaya, yakarışa dahi bilgim yetmiyor. O halde dua da Senin, duanın karşılığı da Sen'dendir. Tabi, burada örtük olarak, İbn Arabi hazretlerinin de söz ettiği bir mesele de dile gelmektedir: Örneğin namaz için İbn Arabi, 'kul ile Rabbi arasında ortak bir münacattır' der. Mesela rükudan doğrulurken söylenen, 'Allah, kendisine hamdedeni işitmiştir' sözünü Cenab-ı Hakk'ın namazda zikrettiğini belirtir. Ayrıca namazda okunması vacip olan Fatiha'nın da insan ile Allah arasında ortak bir kıraat olduğunu belirtir. Bu durumda, kul yakarırken aslında Rabbi münacaat etmektedir. Kesretin ortadan kalkması halinde kulun yaptığı tüm ibadetlerin, bütün hakikatiyle Allah'a yönelik olması söz konusudur.
Dördüncü beyitte, aynı konu yine farklı bir yönüyle dile gelmektedir:
'Sen aşinalığınla açasın yüz aşina kılıp
Bi-gane senin demem ki aşina senin'
Bize, kendisini bildiren ve tanıttıran Sensin. Biz, Seni, Seninle tanırız ancak. Senin kendini tanıttırmanla tanır, bildirmenle biliriz. O halde bizim gibi ilgisiz ve kayıtsız olanın tek dostu Sensin. Bizi, Kendine aşina kılmak da Senin bağışınla olur.
Burada da, pek çok ayet ve hadise örtük olarak gönderme yapılmakta ve varlığın hakikatine, Yaratıcı'nın varlıkta Kendisini bildirmesi hakikatine atıfta bulunulmaktadır.
Cenab-ı Hak, bir rivayette, 'gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, bu yüzden kainatı yarattım' buyurur. O halde, bizden önce varolan, Varlığı Mutlak ve Zorunlu olan Yüce Rabbimiz, muhabbet hakikati ekseninde varlığı yaratmıştır. Böylece, herşeye aşina olan O'dur. Herşeyin Kendisine aşina olabilmesi de ancak O'nun lütfuyla olur. O halde insan, güzellik ve iyilikleri kendinden bilmemelidir. Tüm hayırların ve hüzünlerin kaynağı Cenab-ı Hak'tır. O, Kendisini bize bildirmeseydi biz O'nu asla bilemezdik. Bizi cehlin karanlığından ilmin aydınlığına çıkaran O'dur. Biz, nisyan ehliyiz, ahdimizi unuturuz, insi ve cinni şeytanlar bizi çeler ve Rabbimize karşı 'bigane' olabiliriz. Bizi, Kendisine aşina kılmak, O'nun rahmetindendir.
Son beyitte Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi, hem açımladığı temayı taçlandırmakta hem de nefis bir dua ile şiirine son vermektedir:
'Ey tabib-i hazık-ı Hak Hulusi hastaya
Bir şifa bahş eyle ki derd senin deva senin'
Burada, Şair, Cenab-ı Hakk'a, bir sıfatıyla seslenmektedir: Hazık, yani hastalıkları iyileştirme konusunda son derece başarılı, usta hekim, gerçek doktor, tabib (Cenab-ı Hak, kalplerin tabibidir) Ey, tüm hastalıkları en güzel şekilde iyileştiren Tabib olan Allahım! Hulusi adındaki kulun hastadır. (Burada Es-Seyyid Osman Hulusi Efendi, tevazuunu dile getirmektedir aynı zamanda. Nefsin hastalığını ima etmektedir) Bu kuluna bir şifa bağışla, çünkü dert de Sendendir derdin ilacı da senden gelir. Derdi veren de dermanı sunan da ancak Sensin.
Burada başa dönebiliriz. Yani, Şair, son beytiyle, kendisini korku ile umut (havf u reca) arasında bir yerde konumlandırarak içten, halis bir dua eder ve hakiki sığınak olan, gerçek iyileştiri niteliklerine sahip tek varlık olan Cenab-ı Hakk'ın Rububiyyet dergahının kapısını çalar, oraya sığınarak, O'ndan iyileşme talep eder. Böylece gazelini bir dua ile bitirir.
|