
TASAVVUFİ İRFAN GELENEĞİ
AÇISINDAN RİSALE-İ NUR
Sunuş
Kesintisiz bir büreç içerisinde kendisini kutsaldan arındıran modern insanı yeniden 'inisyasyon'la, irfani gelenekle buluşturan Bediüzzaman Said Nursi (ra), modern zamanlarda gelmiş en büyük arif, Kuran ve sünnetten, irfani gelenekten, tefsirden, hadisten, fıkıhtan, kelamdan, hasılı İslami ilimlerin tüm alanlarından devşirdiği bilgilerini nefsinde bihakkın yaşayarak gönlünü marifet nurlarına açık ve hazır hale getirmiş böylece çeşitli sufi üstatlara manen bağlı ve irtibatlı olmakla beraber üveysi bir tarzda; 'nüzul' ile dünyamızı şereflendirmiş hakiki bir irfan ve tahkik ehlidir.
İlk anda, Bediüzzaman'ın bir sufi olmadığını, tasavvufun vahdet-i vücut ve şuhut doktrinlerine eleştirel yaklaştığını, tarikat geleneğinin günümüzde işlevsel olamadığını belirttiğini düşünebilirsiniz. Ne var ki, Oysa Risale-i Nur'un pek çok metni, Bediüzzaman'ın İlahi Hakikati fıkhi ve kelami yönlerinden çok, öznel, deruni ve irfani boyutlarıyla algılamış olduğunu gösterecektir. Sözgelimi bir tasavvuf risalesi olan Telvihat-ı Tis'a, Risale-i Nur öğrencileri tarafından daha çok eleştirel yönleriyle ele alınmıştır. Halbuki Bediüzzaman, aynı risalede, tasavvufun ve irfani tariklerin, insanı marifetullaha, sürekli huzura ve kemale eriştirmesi bakımından son derece işlevsel ve feyizli bir yol olduğunu da belirtmektedir.
Risale-i Nur'un tasavvufi irfan geleneğine daha yakın durduğunun bir başka belirtisi ise, kullandığı ıstılahlardır. Eserler kavramsal bakımdan incelendiğinde, Bediüzzaman'ın yer yer kimi görüşlerini eleştirse de, Abdulkadir-i Geylani'nin halifesinin halifesi olan ve O'ndan intikal eden hırkayı giyen İbn Arabi'nin kullandığı sözlüğün neredeyse aynını kullanmış olduğu görülecektir. Eserlerinin Kuran'dan ve O'nun hazinelerinden geldiğini söyleyen İbn Arabi gibi, Bediüzzaman da, Risale-i Nur'un, Kuran'ın mucizevi bir dersi olduğunu ifade eder. O'nun da gerek tefekkürü gerekse sözlüğü tümüyle Kuran'dan ve O'nun zenginliğindendir. Zaten ömrünün yarısına yakın bölümünde yanında Kuran'dan başka bir kitap bulundurmamıştır.
Bediüzzaman, yine tasavvufi irfan geleneğine uygun olarak, 'ümmiyyun', 'safiiyyun' ve 'Zatiiyyun'dur. Ümmiyyundur çünkü birkaç ay düzenli öğrenim görmüştür. Safiiyyundur, çünkü yaşamı ya mağarada, dağda, inzivada veya tutukevlerinde ve gözaltında geçmiş, gözlerine herhangi bir haram hayal girmemiş, belleği hiçbir biçimde lekelenmemiştir. Zatiiyyundur, çünkü, 'magnum opus'u olan Ayetü'l-Kübra adlı görkemli eserinde, mirac-ı Ahmedi'nin(asm) gölgesinde, kendi ifadesiyle, akli, kalbi ve hayali bir seyahat gerçekleştirmiş, bu 'mirac-ı imani'sinin meyvesini, adı geçen eserde yazmıştır. Ayetü'l-Kübra'da, Bediüzzaman, kendisini, 'kainattan Halıkını soran bir seyyah' olarak niteler ve Zat'a kadar ulaştığını belirtir. Eserin Birinci Makamı, yükselişin (uruc) ürünüdür, ondokuz mertebe ve basamaktan çıkarak, 'gaibane bir marifetten hazırane ve muhatabane bir makam'a erişir. Eserin İkinci Makamı ise, 'tevhid bürhanları'nın, çeşitli 'menzil'lere uğranılarak aktarıldığı ve sufi sözlüğünde 'fark-ı sani' denilen ikincil sürecin meyvelerini saklar. Bediüzzaman, inişte kullanılan 'menzil' ıstılahını, tıpkı İbn Arabi'nin kullandığı anlamda ele alır: 'Allah'ın kamil kuluna doğru indiği, insanın Allah'a doğru gittiği yer.' Bediüzzaman, kendisiyle Yaratıcı'sı arasında gerçekleşen bu yarıyol karşılaşmalarında, Birinci Makam'da, yükselirken mazhar olduğu müşahadeleri, bizzat 'şehadet' olarak O'na ve mahlukata arzetmektedir. Bu solukkesici gezi, Miraca ilişkin risalesinde de çeşitli açılardan vurgulanacaktır. Hz. Peygamber'in (asm) büyük miracı, kamil velilere örnek olmuştur ve onun gölgesinde gerçekleşen seyr-i süluklar, manevi geziler ve seyahatler, kamil velilerin tahkik ehli olmasını sağlamıştır. Bediüzzaman, kelam ve fıkıh damarından beslendiği kadar, belki ondan da fazla irfani gelenekten beslenmiştir. Geylani için, 'kudsi mürşidim ve üstadım' ifadesini kullanır. İmam-ı Rabbani, Mektubat'ıyla, Yeni Said evresine geçmesinde etkili olmuştur. Hz. İmam-ı Ali'den (ra) bizzat ders almış olduğunu bir çok yerde belirtir. İbn Arabi'yi 'ulum-ı İslamiyyenin mucizesi' diye niteler.
Bediüzzaman, kuşkusuz bir muhakkiktir. İbn Arabi de, eserlerinde kendisini muhakkik olarak nitelemiştir. İlahi Hakikati, nebilerden sonra en üst düzeyde idrak edenler için kullanılan muhakkik sıfatı, hem ilim ve irfanı hem de velayeti içermektedir. Hz. Peygamber'in gerek ilmine gerekse ameline varis olan tahkik ehli arasında Bediüzzaman'ın ayrıcalıklı bir yeri olduğunu sanıyorum.
Bediüzzaman'ın Risale-i Nurla ve hizmet pratiğiyle ortaya koyduğu bir 'meşrep'ten söz edilebilir. Bunun sanırım kurucu ilkesi, 'ilhamı doğrudan Kuran'dan almak ve herşeyden Yaratıcı'ya giden yolları bulmak.'
Bediüzzaman'ın talebeleriyle ilişkisi ise, formel bir üstatlık alakasından öteye geçmez. Çünkü O da, kendisini Risale-i Nur'a muhatap ve muhtaç bir talebe olarak görür. Hatta, kendisini Risale-i Nur'un ilk talebesi olarak niteler.
Et-Teracim adlı eserinde, kendisi için 'tercüman' kelimesini kullanan İbn Arabi gibi Bediüzzaman da, kendisinin Kuran'ın tercümanı olduğunu belirtir.
Risale-i Nur'lar kitabet suretinde yazılmıştır. Yani imla-yı İlahi ile kaleme alınmıştır. İbn Arabi de Fütuhat'ın girişinde, 'eserlerimde tek bir harf yoktur ki imla-yı İlahi ile yazılmamış olsun' der.
'Mesleği Haliliye' olduğu için 'meşrebi, hıllet'tir. (Bu husus, Bediüzzaman sadece Efendimiz'in (sav) değil, mesela Hz. İbrahim'in de (as) varisi olduğunu ihsas etmektedir.
Şeyh veya sufi değildir ama bir arif-i billahtır. Bu nedenle de, dili ve tefekkür dünyası, kozmiktir, evrenseldir.
Bediüzzaman bir yenileyicidir. Yüksek bir irfan düzeyine ulaşmıştır. Kişisel yaşamında takvayı, azimeti esas almıştır.
Risale-i Nur, İslam'a çağımızda yönelen pozitivist, rasyonalist vb tehditleri gözönüne alırsak, daha çok, iman hakikatlerinin bu türden tehditler karşısında kelami bir dille yeniden tahkim ve tedvininin ürünüdür. Ne var ki, yaşamı boyunca geceleri sürekli zikir, vird ve tesbihatla geçiren, kamil bir veli olarak Rabbine bir 'abd-i külli'nin yapması gereken külli ubudiyyetle ibadet eden, günlerini tefekkürle bereketlendiren ve belki de çağımızda yaşamış en büyük melamilerden biri olan Bediüzzaman'ın metinlerindeki örtülü göndermeler, satıraralarına gizlenmiş ifadeler, kullandığı kavramlar, deruni yaşayışı gözönüne alınacak olursa, böylesi bir derlemenin ne denli zorunlu olduğu da görülecektir. |
Giriş
Öncelikle, başlığın kapsamlı olduğunu ve tasavvuf kavramının kuşatıcı bir tanımını yapmanın güçlüğünü belirtmeliyiz. Bu konuda düşünen hemen herkesin, üzerinde ittifak edeceği bir tarif neredeyse imkansızdır lakin, yalın ve isabetli bir tarifle, konumuzu izleyebileceğimiz bir yolu, en azından şimdilik çizebiliriz, diye düşünüyorum. 'Tasavvuf, dinin batıni boyutudur.' Bu cümle, bize, üzerinde mutabık kalabileceğimiz bir anlam dünyası sunabiliyor. Bu bağlamda, sözgelimi, 'La mevcude illa Hu/O'ndan başka bir şey yoktur' ifadesini, 'La ilahe illallah'ın batıni bir ifadesi olarak okumamız mümkün olabilecektir. Sufilerin, vahdet-i vücud ve vahdet-i şuhud ehlinin iki temel argümanı olan, 'La mevcude illa Hu' ile, 'La meşhude illa Hu/O'ndan başka bir şey görünmemektedir' ibareleri, böylece, tevhidin batıni yönünü ifade ediyor, diyebiliriz. Bütün bir tasavvuf tarihinin temel kavramlarından biri olan vahdet-i vücut tabiri ilk kez, İbn Arabi'nin takipçisi Sadreddin Konevi tarafından kullanılmıştır. İbn Arabi'ye izafe edilen bu kavram, Şeyh-i Ekber'in eserlerinde hiç geçmez. Konevi'den sonra, bu kavram yaygınlık kazanmış gerek sufilerin gerekse onların eserlerine reddiye yazan selefi bilgin ve fıkıhçıların kitaplarında yer almıştır. Şeyh-i Ekber'i küfürle suçlayan şiddetli muarızlardan İbn Teymiyye başta olmak üzere, hemen tüm tasavvuf karşıtları, bu söz grubunu kullanırlar. Tasavvufun sadece İslam'a özgü olmadığı, tüm semavi öğretilerin batıni yönlerinin yani maneviyatlarının tasavvufi karakterde olduğunu da gözönüne alacak olursak, Allah'ın yarattığı ilk şey olan Nur-u Muhammedi'nin ilk ebedi arketip olarak, diğer semavi öğretileri getiren peygamberlerin de muallimi olduğu söylenebilir.
Bir rivayette, 'Allah'ın yarattığı ilk şey akıldır', bir başkasında, 'Allah'ın yarattığı ilk şey, kalemdir' denir. Sufiler, Allah'ın yarattığı ilk şeyin Hakikat-i Muhammediye, akl-ı evvel ve kalemin birleşimi olan 'Nur-ı Muhammediye' olduğunu söylerler. Bu, yine bir hadise dayandırılır: 'Adem, su ile balçık arasındayken, ben, peygamber idim.' Allah Elçisi, tüm peygamberlerin getirdiği öğretileri içeren, kamil bir veli, nebi ve resuldür. Diğer peygamberlerin vahiylerinin toplamıdır. İnsan-ı Kamil'in kendisidir. Aynı zamanda, gayb ile şehadet alemleri arasında berzahtır. Bediüzzaman, 'Hakikat-i Muhammediye'nin (asm), 'kainatın çekirdek-i aslisi, bir sebeb-i hilkati ve en mükemmel meyvesi' olduğunu belirtir. O'na göre, 'Kainatın Sahibi (cc), o şahsiyet-i maneviye-i Muhammediyeyi (asm), saltanat-ı rububiyetinin yüksek bir dellalı; kainat tılsımının ve hilkat muammasının doğru bir keşşafı, lütuf ve rahmetinin parlak bir misali, şefkat ve muhabbetinin beliğ bir lisanı, alem-i bakideki hayat-ı daime ve saadet-i ebediyenin en kuvvetli müjdecisi, elçilerinin en son ve büyük resulü eylemiştir.'
Allah Resulü, sadece muallim değil, aynı zamanda önderdir, onların hakikatlerinin tümünü ihtiva edendir ve hatem-i enbiyadır. Hatem kavramı, Hz. Peygamber'in velayet ve nübüvvetinin varisi olan kamil veliler ve alimler (ki bunlara asfiya ya da muhakkik de denir) için de kullanılan bir kavramdır. Hamtu'l-Velaye nazariyesi, ilk olarak el-Hakim el-Tirmizi tarafından ortaya atılmıştır. O'nun Hatmu'l-Velaye adlı kayıp eserinde, sonradan İbn Arabi'nin geliştireceği özel bir velayet doktrini buluruz. Bu, esas itibariyle çeşitli düzeylerdeki velilerin hangilerinin hatem olduğunu konu edinir. İbn Arabi, kendisinin bu hatemlerden olduğunu söyler.
Sufi sözcüğünün kökenine ilişkin çeşitli görüşler ileri sürülmüştür. Bunlar arasında en makbulü, Beni's-Suffe kabilesiyle ilgili olanıdır. Kendilerini Kabe'nin korunmasına adamış olan bu kabile, henüz Kur'an inmeden önce, Kabe'nin temizlik ve güvenliğini bir tür ibadet biçiminde gerçekleştiriyorlardı. Suf, Arapçada yün anlamına gelirdi ve bu kabile bağlıları yünden yapılmış sade bir aba giyerlerdi. İslamla tanıştıktan sonra Kabe'yle ilgili duyarlıkları devam eden ve sufiler gibi yaşayan bu insanlara izafeten dervişlere sufi adı verildi. Bir başka görüşe göre, marifet ilminin sultanlarından olan Hz. Ali, tasavvufi geleneğin Hz. Peygamber'e bağlı öncü adı idi. Nitekim arifler ve sufiler arasında, kendisini Hz. Ali'ye neseben veya manen bağlayanlar çoktur. Sufilere göre, Kuran ayetleri ve Peygamber sözleri, çeşitli anlam katlarına sahiptir. Herkes, Kuran ve hadisin içerdiği bu anlam düzeylerine nüfuz edemez. Zahir ehli, bu iddiayı reddeder. Oysa, ariflerin ortak kanaatine göre, sözgelimi Kuran'ın yedi anlam katı mevcuttur. Yedinci anlam düzeyi sadece Allah'ın ilmindedir, ama diğer katlara, insan ulaşabilir. Bunun yolu ise, yine Kuran'ın ve Hz. Peygamber'in emrettiği nefsle mücahade, riyazet ve tezkiye ile açılır. Tevil ya da tefsir, manevi bir mertebe, bir makam gerektirir. Yeri gelmişken belirtelim : Mertebe, basamak, menzil, makam gibi sözcükler, sufilerin, Kuran'dan yola çıkarak tedvin ettikleri bir irfani tefekkürün ıstılahlarıdır.
Fark-ı evvel tabir edilen süreç, insanın yeryüzünden Allah'a doğru yücelmesidir. Bu yücelmede her uğrağa, yani mertebeye, çeşitli basamaklardan çıkılır. Mertebelerin birkaçından sonra bir makama gelinir. Makam, sufinin manevi seyrinde büründüğü ahvalde bir süre ikamet ettiği yere denir. Allah'a yücelen sufi, bu miracın meyvelerini insanlara iletmek üzere, yeniden varlığa döner. Bu sırada yani inme esnasında uğranılan yere menzil denir. Menzil sözcüğünün anlamını İbn Arabi, 'Allah'ın insana doğru indiği, insanın Allah'a indiği yer' olarak belirtir.
Allah kelamının batıni zenginliklerine ulaşabilmek için, insanın manevi bir gezi (seyr-i süluk) gerçekleştirmiş olması gerekir. İnsandan amaç, halifedir, bu ise, insan-ı kamildir. Buna, kimi arifler, abd-i külli de derler. İnsan-ı kamil, kainatın minyatür halidir. Onda, İlahi isimlerin tümü tecelli eder. Bir başka kavle göre, insan-ı kamil, Kuran'dır, Kuran'ın kardeşidir. Kamil insan, Allah'ın yeryüzündeki halifesidir, O'nun mahlukatına merhamet ve şefkatle muamele eder; Allah'tan rahmet alır, varlıklara merhamet verir, yeryüzünü korur, Allah'ın gerçek bir halifesidir. Azizüddin Nesefi, İnsan-ı Kamil adlı eserinde 'insan-ı kamil'i şöyle tarif eder: 'İnsan-ı kamil, şeriat, tarikat ve hakikatte eksiksiz olandır. Onun için dört şey kemal düzeyindedir: İyi sözler, güzel eylemler, güzel ahlak ve marifet. Seyr-i sülukta, başlangıçta, tüm salikler ortalama bir yerdedir. Salikin amacı, bu dört nitelikte olgunlaşmak, kemale ermektir. Çoğu kimseler, bu yola girmiş ama amacına ulaşamamıştır. İnsan-ı kamilin çeşitli adları vardır. Şeyh, pişva, hadi, mehdi, bilgin, olgun, tamamlayıcı, imam, halife, kutup ve 'zamanın sahibi' bunlar arasındadır. Ona, cihanın kadehi ve büyük iksir de derler. İsa (as) derler, O'nun gibi ölüye can verir, onu manen diriltir; Hızır (as) derler, O'nun gibi, sonsuzluk suyunu içmiş, ebediyyetin sırrına ermiştir, Süleyman (as) derler, pek çok dile vakıftır, kuşların dilini bilir. İnsan-ı kamil, alemde sürekli olarak vardır ve birden çok değildir. Tüm varlıklar, büyük bir şahıstır ve insan-ı kamil de onun kalbidir. Varlıklar, kalpsiz olmaz. Böyle olunca, insan-ı kamil, alemde, birden çok bulunmaz. Arifler çoktur ama, alemin kalbi olan zat, birden fazla değildir. Diğer ariflerin mertebeleri farklıdır, her biri bir düzeydedir. Ne zaman ki, alemin biriciği bu dünyadan göç eder, bir başkası, onun mertebesine erişir ve yerine oturur ki, alem kalpsiz kalmasın. İyi bil ki, alem, hokkaya benzer ve varlıkların fertleriyle doludur. Bu mevcudattan hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin kendinden ve bu hokkadan haberi yoktur. Sadece insan-ı kamil, kendinin ve hokkanın farkındadır. Mülk, melekut ve ceberrutta hiçbir şey ona örtülü kalmaz. Şeylerin hikmetini görür. İnsan, kainatın özüdür, özetidir ve varlık ağacının meyvesidir. İnsan-ı kamil ise, insanın meyvesi ve özüdür. Varlıklar, suret ve mana itibariyle insan-ı kamile görünürler. İnsan-ı kamil, aynı zamanda alemi düzenlemekten, insanlar arasında doğruluğun gerçekleşmesinden, çirkin, fena ve yanlış ilke, kural, yasa ve eylemlerin ortadan kaldırılmasından, insanların Hakk'a çağrılmasından; Allah'ın büyüklük, yücelik ve birliğini insanlara bildirmekten, ahireti övmekten ve özendirmekten, ahiretin sonsuzluğunu ve daimliğini haber vermekten, dünyayı yermekten, dünyanın değişkenlik ve geçiciliğini zemmekten, fakrın, insanların gönlüne hoş görünmesini sağlamaktan, insanlar zenginlik ve şehvetten kaçınmaya yöneltmekten, cehennemin çirkinliğini ve şiddetini duyurmaktan daha güzel bir eylem sahibi değildir.' İnsanın, bu mertebeye ulaşabilmesi için manevi bir seyahat, bir miraç yaşaması gerekir. Bu manevi seyahatin başlangıcını zühd oluşturur. 'Kötülüğü emreden nefs'in tezkiyesi, ancak sürekli ve kararlı bir ibadetle gerçekleşebilir. Bunu nefsinde yaşayan insanlar, 'Allah dostu/veli' olarak anılmışlardır ki, en yetkin örneklerine sahabiler arasında tanık oluruz. Adı aynı zamanda manevi bir makama özel isim olmuş olan Üveysü'l-Karani, bunların en kamil örneklerindendir. O, bir anlamda, kendisini insanlardan yitirmesiyle, sonradan Melametiyye biçiminde adlandırılacak olan bir damara da kaynaklık eder. Arif ya da sufi, hangi isimle anılırsa anılsın, bu samimi mümin, kendisine Hz. Peygamber'in yaşamını örnek edinir. O, daima, Allah'ın külli iradesine bağlı, nefsin tutku ve arzularından arınmış, marifet ve tefekkür dolu bir hayatın sahibidir. Arif'i, marifet ilmine sahip kimse olarak tanımlayabiliriz. Bediüzzaman, Yirminci Mektub'un Mukaddime'sinde, marifete ilişkin şunları söyler: 'Kat'iyyen bil ki, hilkatin en yüksek gayesi ve fıtratın en yüce neticesi, iman-ı billahtır. Ve insaniyetin en ali mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, iman-ı billah içindeki marifetullahtır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki muhabbetullahtır. Ve ruh-ı beşer için en halis sürur ve kalb-i insan için en parlak sevinç, o muhabbetullah içindeki lezzet-i ruhaniyedir.' İbn Arabi, ilmin irfandan üstün olduğunu söyler. Bunun delili olarak da, Kuran'da Allah'ın, Kendisini Alim olarak ifade etmesini gösterir. Allah'ın isim ve sıfatları arasında Arif yoktur.
İrfani Geleneğe Mensup Bir Külliyat Olarak Risale-i Nur
Şualar'ın, 'Üçüncü Medrese-yi Yusufiyye'nin Tek Bir Dersinin Üçüncü Kısmı'nda Bediüzzaman Hz. Muhammed'in (sav) doğruluğuna ve gerçekliğine işaret eden 'külli şehadet'lerden dokuzuncusunu sayarken bir hadisi zikreder: 'Ümmetimin alimleri, İsrailoğullarının peygamberleri gibidir.' ve ardından şöyle der: Bu hadisin sırrına mazhar ve salavatlarda İbrahim Peygamberin (as) nesline karşılık olan Muhammed'in (sav) neslinden olan büyük veliler, Ali (ra) ve Hasan (ra) ve Hüseyin (ra) ve Ehl-i Beyt'in Oniki İmamı ve Gavs-ı Azam (ks) ve Ahmed-i Rüfai(ks), Ahmed-i Bedevi (ks), İbrahim-i Dessuki (ks), Ebu'l-Hasan-ı Şazeli (ks) gibi kutuplar ve imamlar, ittifakla, hakkalyakin bir itikatla ve keşfiyat ve müşahedatla ve ümmete gösterdikleri harika irşadat ve kerametlerle, risalet ve hakkaniyet ve Hz. Muhammed'in (sav) doğruluğuna imanları ve şehadetleriyle imza basıyorlar.' Bediüzzaman, burada yine tasavvuf sözlüğünden çeşitli ıstılahlara yer veriyor: Kutup, imam, keşf, müşahade ve hakkalyakin. kullanıyor. Kutup, yaşadığı zamanın, manevi çekim merkezi anlamına geliyor. Her çağda iki kutuptan söz edilir. Hz. Şeyh-i Ekber, Kutb-ı Şimali ve Kutb-ı Yemani'den bahseder. Bu iki kutup, dünyada, İslami öğretiyi, muhteva ve söz olarak üzerinde temsil edebilme niteliğine sahiptir. Manevi deneyimleri çok derin ve zengindir. Tefekkürü, saf ve katışıksız tevhididir. Kendisinde ubudiyyet hali galebe halindedir. Zat-ı Vacibu'l-Vücud'un varlığında gaybubette ve müstağraktır. Kutup dışında 'evtad', 'efrad' ve 'abadil'den de söz eder İbn Arabi eserlerinde. 'Yedi Abdal' düşüncesi, geleneksel ifranda, yaygın olarak kendisine ifade bulmuş bir husustur. Bediüzzaman, Ondokuzuncu Mektup'ta şöyle der: 'Hem, abadile-i seb'adan (yedi büyük abdaldan) ve kütüb-i sabıkada çok tedkikat yapan Abdullah ibn Amr ibni'l-As...' Kutup ıstılahına ilişkin bir başka beyan, Mesnevi-i Nuriye'de geçer : 'O Zat (asm), öyle bir kutup ve nokta-yı merkeziyedir ki, O'nun halka-yı zikrinde bulunan bütün enbiya-yı ahyar, ebrar-ı sadıkin onun gelmesine müttefik ve kelam-ı nutkuyla natıktırlar. Ve öyle bir şecere-yi nuraniyedir ki, damar ve kökleri, enbiyanın esasat-ı semaviyesidir.' İmam da, tasavvuf ehlince kullanılan temel ıstılahlar arasındadır. Gavsiyyetten de üstün, manevi makam olarak en yukardadır. Kamil bir velinin ulaşabileceği en üstün manevi rütbeyi ifade eder. Bu, arzın halifesi olan olarak insan-ı kamilin, mahlukata imamiyetini ihtiva eder. Keşf, bugün, gündelik sözlüğümüzde, 'bilinmeyen bir şeyi bulma' anlamında da kullanılan bir kavramdır. Burada, Allah'ın inayetiyle, bir hakikate ulaşma, kalbin, bir hakikate açılması anlamında kullanılmaktadır. Müşahade, hakikati görme, şuhudi bir yakin hali içinde olma manasında kullanılmaktadır. Hakkalyakin ise, yakinde, yani imanda, en üst düzeyi, gerçek, hakikat veya Hakk ile perdesiz, dolaysız biçimde karşılaşmak, onunla karşı karşıya kalmak anlamındadır. Bu, imanın tahkik mertebesini işaret eder. Tahkik, Allah'ı tahakkuk düzeyinde tanımaktır. Bu düzeye ulaşabilenlere, muhakkik denir. Yine, metinde, irşad ve keramet sözcükleri geçmektedir. İrşad, erme, erişme, muttali olma, gerçeği görme, hakikatin sırrına uyanma anlamındadır. İrşad ediciye, mürşid denir. Tasavvuf sözlüğünde, Mürşid-i Hakiki, Allah'tır. Mürşid-i Kamil olarak kullanılan söz grubu ise, Allah'ın yardımıyla irşada vesile olan şeyhe (bilge, alim veya arife) denir. Keramet ise, velinin, velayetinin delili olan olağanüstü hallerdir. Bir benzetme yapılacak olursa, nasıl ki, Allah'ın elçileri, nübüvvet ve risaletlerinin delili olarak 'mucize'lere mahzar olurlarsa, Allah'ın dostları da (veliler), velayetlerinin belirtisi olarak, 'keramet'lerle ödüllendirilirler. Bu iki kelime de, tasavvuf irfanına aittir. Bediüzzaman, Mektubat adlı eserinin Dokuzuncu Mektubu'nda 'keramet'e ilişkin bir not düşer. Halis bir talebesi'ne yazmış olduğu mektupta, onun Kuran'ın nurlarının neşrindeki çabalarını ve başarılarını, Kuran'ın bir kerameti olarak görür. Bu, Rabbani bir inayet, bir lütuftur. Keramet sözcüğünü andığı için, kerametle ikram arasındaki nüansa ilişkin bir açıklama yapar. O'na göre, kerametin açıklanması, zorunlu şart olmadıkça zararlıdır. İlahi ikramın duyurulması ise, o nimetin şükrü olarak düşünülmelidir. Eğer, kerametle onurlanmış olan bir kimse, bilinçli biçimde, olağanüstü bir sırra ermişse ve henüz nefsi, kötülüklerden kaçınma konusunda yeterince duyarlı değilse, kendine ve nefsine güvenip gurura kapılabilir, kibre düşebilir. Oysa, sözgelimi, birisinin kalbinde bir soru var. Allah tarafından ona cevap geliyor. Bu durumda kişinin, nefsine değil, Rabbine olan güveni artmalı ve yenilenmeli ve şöyle düşünmelidir: 'Beni, benden çok terbiye eden bir Hafiz'im var' Böylece, tevekkülü artar. Bu tarz kerametleri açığa vurmanın bir sakıncası yoktur. Ama, bu, insanda bir kibre yol açıyorsa ve nefsine nisbet ediyorsa, paylaşılmaması daha doğrudur.
Sufiler Dünyasında
Bediüzzaman, Yirmisekizinci Lem'a'daki bir değinisinde, Mustafa Sabri ile Musa Bekuf'un düşüncelerini değerlendirmesini isteyen bir talebesine şöyle cevap verir: 'Birisi ifrat etmiş, diğeri tefrit ediyor. Mustafa Sabri, gerçi müdafaatında Musa Bekuf'a nisbeten haklıdır; fakat Muhyiddin gibi ulum-ı İslamiyyenin bir mucizesi olan zatı tezyifte haksızdır.'
Dokuzuncu Lem'a'da yine bir talebesinin sorusuna verdiği cevapta şöyle der: 'Senin ikinci sualinin hülasası: Muhyiddin-i Arabi demiş: 'Ruhun mahlukiyeti, inkişafından ibarettir.' O sual ile, benim gibi zayıf bir biçareyi, Muhyiddin-i Arabi gibi müthiş bir harika-yı hakikat, bir dahiye-yi ilm-i esrara karşı mübarezeye mecbur ediyorsun. Fakat madem, nüsus-ı Kuran'a istinaden bahse girişeceğim; ben sinek olsam o kartaldan daha yüksek uçabilirim.' Bediüzzaman'ın konuya ilişkin yorumuna geçmeden bir hususu belirtmekte yarar var. Arif-i billahlar, alimler ve sufilerin teşkil ettiği nurani bir meclis vardır ve bu türden tartışmalar, bir bakıma, o 'meclis-i nurani'de cereyan eder. Manevi düzeyleri birbirine yakın ve aynı olan bu zevatın, çeşitli meselelerdeki ihtilafı, sonuçları itibariyle rahmettir ve İlahi hakikatleri daha doğru kavramaya yöneliktir. Bu türden tartışmalardan yola çıkarak, bu zevatın birini diğerine tercih ya da rüçhaniyet atfetmek, bizim gibi o 'meclis'in dışından konuşanlar için güç olacaktır. Olsa bile, meseleyi onların düzeyinden değil, daha düşük hatta nefs mertebesinden tartışmaktan öteye geçmez. Şimdi, Bediüzzaman'ın yorumuna geçebiliriz: 'Ruh, mahiyeti itibariyle 'emri' bir kanundur (emr-i Rabbi). Harici vücut giydirilmiş bir 'namus-ı zihayat'tır. Hazret-i Muhyiddin, yalnız mahiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü'l-vücud meşrebince, şeylerin varlığını hayal görmektedir. O Zat, harika keşif ve müşahadeleriyle, mühim bir meşrep sahibi ve müstakil bir mesleği seçtiğinden, ayetleri, meşrebine ve meşhudatına uygulamaktadır. O, kudsi Zat'ın kendisine özgü bir makamı var, makbuldür. Fakat kimi keşiflerinde sınırları taşmış, muhakkiklerin çoğuna aykırı düşmüş ve düşünmüştür. Meseleye bu sır açısından bakmak gerekir. O Zat, yüksek ve harika bir kutup, bir ferd-i devrandır. Zamanın manevi çekim kutbu ve çağının efradı arasındadır. Şeyh-i Ekber, böylesine harikulade niteliklere sahip olmasına rağmen, birçok alim ve tahkik ehli, eserlerine eleştirel bakmış, hatta öğrencilerinin, müritlerinin okumasını yasaklamışlardır. Bediüzzaman, metnin devamında şöyle der: 'Hazret-i Muhyiddin'in meşrebiyle, ehl-i tahkikin meşrebinin mabeynindeki esaslı fark ve onların mehazlarını göstermek, çok uzun tedkikata ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır.' Yirminci Söz'de 'Meryem'e Cebrail'i gönderdik, O da aynen bir beşer suretinde ona görünüverdi' (Meryem, 19:17) ayetini yorumlarken Bediüzzaman şöyle der: 'bu ve benzeri ayetler, ruhanilerin temessülüne işaret etmekle beraber, celb-i ervaha dahi işaret ediyorlar. İşaret olunan celb-i ervah-ı tayyibe, ciddi olarak ve ciddi bir maksat için, Muhyiddin-i Arabi gibi zatlardır ki, istedikleri vakit ervah ile görüşebilen bir kısım ehl-i velayet misilli, onlara müncelip olup münasebet peyda etmek ve onların yerine gidip alemlerine bir derece takarrüp etmekle, ruhaniyetlerinden manevi istifade etmektir.' Kardeş ruhların, arada zaman ve mekan engelini aşıp görüşmeleri, kamil velayete ulaşmış olan Muhyiddin-i Arabi gibi zatların, dilediği zaman, dilediği 'temiz ruh'la görüşebileceğini ve 'tayyip ruh'ların da O'nunla mülaki olabileceğini söyleyen Bediüzzaman, bu zevatın, geleceğe ilişkin gaybi ihbarlarda da bulunabileceğini ifade eder: 'Şu kısım ihbaratın çok envaı var. Birinci kısım, ehl-i keşif ve velayete mahsustur. Mesela, Muhyiddin Arabi, Bakara suresinde çok ihbarat-ı gaybiye bulmuştur. İmam-ı Rabbani, surelerin başındaki mukataatla çok muamelat-ı gaybiyenin işaretlerini ve ihbaratını görmüştür.' Bediüzzaman'ın sözünü ettiği yorum, Şeyh-i Ekber'in birçok kitabında geçmekle birlikte, esas olarak İşaratu'l-Kuran adlı eserinde yer alır. Bu eserde, Bakara suresi, el-Bakaratu'l-Berzahiyye olarak nitelenir. Fütuhat'ın 382. babının girişindeki şiirin ilk beytinde de aynı hususa bir gönderme yapılır. İbn Arabi'nin berzah kavramıyla, Bakara suresi arasında belirlemiş olduğu ilişki, tüm sure boyunca bir 'ara konum'un ima edilmiş olmasından kaynaklanır.
Beşinci Mektup'ta geçen ve İmam-ı Rabbani'ye ait olan, 'iman hakikatlerinden bir meselenin inkişafını, binler ezvak, mevacid ve keramata tercih ederim' sözü ile, Yirmidördüncü Söz'de geçen, 'hem bazen olur ki, birtek kelime, bir tek tesbih, öyle bir saadet hazinesini açar ki, altmış sene hizmetle, o açılmamış.' ifadesi birlikte okunmalıdır. Böyle yapılmadığı zaman, Bediüzzaman'ın tasavvufa ilişkin yorumlarını doğru okumak güçleşecektir. Şualar'da yer alan Hata-Sevap Cetveli'nde iki yerde sufilerden söz edilir ve İbn Arabi'nin de adı anılır. İlkinde, Bediüzzaman, kendisine yönelik, 'ilminin yüksekliğini ve zekasının olağanüstü feyzini çok öne çıkarmakta ve çevresindeki insanları etkileyerek yanıltmaktadır' iddiasına karşı, kendisini savunurken, Şeyh-i Ekber'den de söz eder: '(...)Hatta o yanlış doğru da olsa, meşhur Abdulvehhab-ı Şirani ve Muhyiddin Arabi gibi pek çok ehl-i hakikat ulema, tahdis-i nimet nev'inde, bu tarz ihsanat-ı ilahiyyeyi çok defa kitaplarında zikretmişler.' Bir başka suçlama ise, 'İslam tarihinde, hiçbir din aliminin Kuran'ı ve hadisleri, böyle şahsi fikirlere ve maksatlara uygun biçimde yorumlamamıştır' şeklindedir. Bediüzzaman, cevabında, bu suçlamada bulunanların İslam tefekkür tarihinden habersiz olduklarını belirterek şöyle der: 'Necmeddin-i Kübra ile Muhyiddin-i Arabi gibi binler ulemanın, külli hadiseleri, hatta nefsin cüz'i ahvaline dair ayetlerin mana-yı sarihi değil, işari manalarını beyan sadedinde çok yazıları var olduğu malumdur.' Bir başka yerde, eserlerinde ebced ve cifre geniş yer veren Şeyh-i Ekber'in adını, Hz. Peygamber'in dördüncü göbekten torunu olan, Ehl-i Beyt imamlarından Cafer-i Sadık'la (ra) birlikte anar: 'Cafer-i Sadık (ra) ve Muhyiddin-i Arabi (ra) gibi gaybi sırlarla uğraşan zatlar ve harflerin esrar-ı huruf ilmine çalışanlar, ebced hesabını gaybi bir düstur ve anahtar kabul etmişler.' Sufilerin yorumlarında temel aldıkları rivayetlerden biri olan, 'Ben, gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim' kutsi hadisinden söz ederken, Bediüzzaman şöyle der: 'İnsan, sıfat-ı kemal-i İlahiyeye hem mazhar olur, hem müzhir olur. Nitekim Muhyiddin-i Arabi, bu hadis-i şerifinin beyanında, 'mahlukatı yarattım ki, Bana bir ayna olsun ve o aynada cemalimi göreyim' demiştir.' Keza, İbn Arabi ve diğer ariflerden söz eden bir başka metinde, Bediüzzaman, muhtemel bir soruyu (Biri çıksa dese, 'koca Avrupa'nın bu kadar hükeması, şu hakikat-i imaniyeyi inkar ediyorlar. Bizim bir iki hocamızın sözü nasıl tercih ediliyor?) şöyle cevaplar: 'Bir iki hoca dediğin, milyarlarca insanın güneşleri olan Şah-ı Geylani, İmam-ı Gazali, Muhyiddin-i Arabi, Şah-ı Nakşibend, İmam-ı Rabbani gibi ehl-i ihtisasın icmalarıdır ki, o hakikati görmüşler, gösteriyorlar.' Selefilerin sufizme yönelik ağır eleştiri ve suçlamalarına katılmadığını ve haksız bulduğunu birçok kez ifade eden Bediüzzaman, 'Haremeyn-i Şerifeyne Vehhabilerin tasallutuna dairdir' başlıklı metninde, bunu bir kez daha dile getirir: 'Vehhabilerin azim imamlarından ve acip dehaları taşıyan meşhur İbn Teymiyye ve İbn Kayyım el-Cevziyye gibi zatlar, Muhyiddin-i Arabi (ra) gibi azim evliyaya karşı fazla hücum ettikleri ve güya, mezheb-i Ehl-i Sünnet'i Şiaya karşı Hz. Ebubekir'in (ra) Hz. Ali'den (ra) efdaliyetini müdafaa ediyorum diyerek, Hz. Ali'nin (ra) kıymetini çok düşürüyorlar, harika faziletlerini adileştiriyorlar. Muhyiddin-i Arabi (ra) gibi çok evliyayı inkar ve tekfir ediyorlar.'
|